Bir gün 'iç düşman' olabilirsiniz

Rahmetli Gündüz Aktan, zaman zaman Radikal Ankara Bürosunun sabahki gündem toplantılarına katılır, engin deneyimlerini bizimle paylaşırdı.

Rahmetli Gündüz Aktan, zaman zaman Radikal Ankara Bürosunun sabahki gündem toplantılarına katılır, engin deneyimlerini bizimle paylaşırdı. En çok politik psikanaliz çalışmaları ışığında yaptığı değerlendirmeler ilgimi çekerdi. George W. Bush’un kişisel psikanalizini yapıp, bunun dünya siyasetine yansımalarını anlatırdı. Toplantılardan birinde bir arkadaşımız Gündüz Bey’den büroda bulunanlar hakkında da siyasi psikanaliz yapmasını istedi. Sıra bana gelince, benim ‘devletle sorunlu’ biri olduğumu söyledi. Gülümsedim, ama aynı anda da kaşığı kendi belleğime daldırıp bu tespitin altını doldurabilecek anılarımı çıkarmaya başladım.
Çocuk yaşta karşıladığım 12 Eylül askeri darbesinin öncesinde ve sonrasında doğrudan hedefi olmasam bile, bilinç altımda yer etmiş bir çok travmatik görüntü buldum: Jandarmalarca sarılmış bir ev, arama bahanesiyle dışarı dökülmüş yataklar, evin altından akan derede yüzen kitaplar, cezaevindeki akrabalar... Kaşığıma takılanlar 12 Eylülle sınırlı değildi sadece: Üniversite yıllarında ‘taşradan gelmiş ve örgütlerce kapılma potansiyeli yüksek bir genci kurtaracağız’ derken, devletle aramda olan bağı zayıflatan onlarca polis ve jandarma uygulaması vardı. Yaş ilerledikçe, ayaklarımız yere bastıkça, kendi karnımızı kendimiz doyurdukça ‘örgütlü olma’, ‘hak arama, hak arayana destek verme’ gibi alışkanlıklar edindikçe, devletle aramızdaki ilişki de boyut değiştirdi. Zihnimdeki bütün bu hesaplaşma bir iki dakika sürdü ve yüzümdeki gülümsemeyi terketmeden ‘haklısınız’ dedim.
2003’te 1. Ordu karargahında yapılan seminerden çıktığı söylenen Balyoz Planı’nın içeriğini okurken, Gündüz Aktan’ın tespitini anımsadım. “Devletle sorunlu” biri olarak zaman zaman suçlandım, yargı süreçleri yaşadım ama hiçbir zaman kendimi bir ‘iç düşman’ olarak görmedim. Tersine, 6 yıl okuduğum yatılı okulun yemekhanesinde karavanadan yediğim yemekler bile, ülkemle aramda koparılması güç bir yurtseverlik bağı kurulmasına yetmişti.
Şimdilerde, olup biteni anlamaya, eğriyi doğrudan ayırmaya çalışırken, her vatandaş gibi zorlanıyorum. 1. Orduda konuşulduğu iddia edilen şeyler için ne yazık ki ‘yok, o kadar da değil’ diyemiyorum. Ünü Türkiye sınırlarını aşan bir çok insan hakları ihlalinin, bazı katliamların, faili meçhullerin ve hak gasplarının altında bu tür planların olduğunu düşünüyorum.
Diğer taraftan da bu planların ortaya çıkarılış ve sunuluş biçimindeki ‘samimiyetsizlik’ rahatsız ediyor. Türkiye’nin demokrasi standartları mı gelişiyor, yoksa geçmişte sonuçsuz kalmış antidemokratik uygulamaların, planların hayaleti bir korku figürü olarak üstümüzde dolaştırılarak sadece seçimlerde işe yarayan bir “mağduriyet” siyaseti mi izleniyor ayırt edemeyiyorum.
“Demokrasi standartlarımız gelişiyor” diyorum ama 41 gündür eylem yapan TEKEL işçilerinin, hak arayan doktorların, eczacıların, işsiz öğretmenlerin, itfaiyecilerin, kısacası ‘örgütlü toplumun’, hükümetin bahşettikleriyle yetinmeyen, hükümeti düşürmek isteyenlerin ekmeğine yağ süren yeni ‘iç düşman’ gibi yansıtılmasını anlayamıyorum. Başbakan, eylemci TEKEL işçilerine tepki gösterirken, hepsinin hak etmeden, adeta yatarak milletin parasını almak istediğini söylüyor ama “İnsan hiç haketmediği bir şey için eksi 5 derece soğukta 40 gün bir beton üzerinde uyur mu” sorusu yakamı bırakmıyor. Ya kaybettikleri ne olacak? 21 TL vererek aldığım ilacı depodan 31 TL ödeyerek alan eczacının 10 lirasını kim ödeyecek? 4-5 yıl okuyup öğretmen olan 300 binden fazla gencin hak aramak için sokağa çıkması hangi demokraside ‘hükümet karşıtı eylem’ sayılıyor?
Demokrasi standartlarımız gelişiyorsa, ABD’de neo-conların dünya çapında uyguladığı baskı rejiminin en önemli aracı olan ‘Homeland Security’ (İç güvenlik bakanlığı) örgütlenmesinin bir benzerini niye hayatımıza sokmaya çalışıyoruz? Bir dönem 1. Ordu’da yapılan planların gelecek yıl İç Güvenlik Müsteşarlığı’nda, bu kez başkaları tarafından yapılmayacağının, hepimizin bir gün ‘iç düşman’ ilan edilmeyeceğimizin garantisini bize kim verecek?