Çin işi NATO işi

Suriye'den en ufak bir füze tehdidi aldığında Pekin'e değil Brüksel'deki NATO karargâhına giderek 'Bize acil Patriot' diyen bir ülkenin, bu tür tercihler yaparken bütün sonuçlarını hesaba katması gerekmez mi?
Çin işi NATO işi

İki gündür İstanbul’da İstanbul Forum 2013 toplantısındayım. Suat Kınıklıoğlu’nun koordine ettiği toplantı gerek katılımcıları gerek tartışılan konular açısından hayli ufuk açıcıydı. Bir nevi Türkiye’nin dışına çıkmadan, bölgemizin ve Türkiye’nin bölgedeki gelişmeler açısından konumunun dışarıdan nasıl göründüğünü anlama fırsatı buldum. Şöyle özetleyebilirim: Durum hiç Türkiye’de resmi ağızlardan dinlediğimiz gibi değil.

Toplantının açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, medeniyetler içi çatışmaların, medeniyetler arası çatışmalardan tehlikeli hale gelebileceği uyarısı, küresel düzeyde tartışılabilecek bir tespitti. Gerçekten de İslam dininin mezhepleri arasındaki ayrışmalar ve bunun yaratacağı çatışmalar, bölgemizi ortaçağ karanlığına sürükleyebilecek bir potansiyele sahip görünüyor. Haliyle de toplantıda yapılan sunumların arasında en kalın çizgilerle Gül’ün uyarısının altını çizdim.

Keşke Kınıklıoğlu’nun son dört yıldır organize ettiği İstanbul Forum benzeri toplantılar artsa, hatta dış politikada karar alıcılar da bu tür toplantılara katılıp attıkları adımların dışarıdan nasıl algılandığını görebilse...

Uzatmayayım, bu pazar yazı konusu olarak Türkiye’nin Çin’den uzun menzilli füze savunma sistemi almasını seçmiştim ve İstanbul Forum’da konuşulanların cazibesine fazla kapılmadan asıl konuma geçiyorum...

Biliyorsunuz, Savunma Sanayi Müsteşarlığı 2009’dan beri bir uzun menzil füze savunma sistemi projesi yürütüyor ve bu kapsamda ABD, Fransa/İtalya, Rusya ve Çin’in ürettiği sistemlerle ilgileniyordu. Savunma Sanayi İcra Komitesi son toplantısında hazırladığı listenin en üst sırasına Çinli firmanın FD/2000 sistemini koydu. Haliyle de kıyamet koptu. NATO, ABD sesli bir şekilde tepki gösterdi.

Ben de merak ettim: Kim haklı kim haksız?

Önce ilgililerine çok haklı bulduğum “Bir NATO müttefiki, NATO savunma sisteminde ‘düşman’ olarak tanımlanan bir silah sistemini alabilir mi” sorusunu yönelttim.

Verilen yanıt, elbette ki ‘evet’ oldu.

Yoksa NATO’nun en güçlü ikinci ordusunun Genelkurmay Başkanı’nın, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en güçlü siyasi iktidarının Başbakanı ile Savunma Bakanı’nın ve savunma/güvenlik bürokrasisinin en üst düzey yetkililerinin böyle bir karar alması mümkün mü?

Ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıklaması geldi. Davutoğlu, CNN Türk Ankara Temsilcisi Hande Fırat’ın sorularını yanıtlarken aynen şu cevabı verdi:

“Sıralamanın başında Çinli şirket var ancak bu, nihai bir tercih değil. Bu sisteme ilişkin kararımız ne olursa olsun NATO’yla çelişkili bir savunma yapısına girmemiz hiçbir şekilde söz konusu değil.”

Bu yanıttan ne anlamak gerekiyor? Çin kararı fiyat düşürme gayretiyle atılmış taktik bir adım mı? Yoksa Türkiye gerçekten karmaşık bir sürecin içine girerek Çin füzesi almaya niyetli mi?

Ben de aklımdaki bu sorulardan kurtulmak, işin içinden kolayca çıkmak isterdim ama mesele çok karışık ve “Çinliler en ucuz teklifi verdi ve teknoloji transferi vaat etti” diyerek dosyayı kapatamadım.


DIŞİŞLERİ SÜRECİN NERESİNDE
Biraz önce Savunma Sanayi İcra Komitesi’nin üyelerini sıraladım. Fark ettiniz mi? Dışişleri Bakanı yok. Dışişleri bürokrasisinin de bu işle ilgili karar alma sürecinde olmadığını diplomatlardan öğrendim. MGK’da konuşuldu mu emin değilim ama Çankaya Köşkü de projeyle çok ilgili görünmüyor.

Zaten hariciye ve Çankaya işin ucundan tutsaydı, Suriye füze tehdidine karşı 6 NATO Patriot bataryasının Türkiye’de konuşlandığı bir dönemde böyle bir karar alınırken birileri çıkar, “Bu karar müttefiklerimizle aramızı açar” uyarısı yapardı.


ÇİN FÜZESİNİN ARTILARI EKSİLERİ
Şimdi gelelim, madalyonun öteki yüzüne. Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi’nden (EDAM) Can Kasapoğlu ve Aoron Stein bu konuda kapsamlı bir çalışma yapmış. Yarın açıklanacak. Projenin ortaya çıkışından şu anda gelinen noktaya dek projeyi kapsamlı bir şekilde masaya yatırmışlar. Çıkardığım sonuçları şöyle sıralayabilirim:

- 12 uzun menzilli füze bataryasının alımını öngören projede ABD, Çin, Rusya, İtalyan/Fransız ortaklığı yarışıyordu. Rusya ihale sürecine girmeden ülkeler arası pazarlıklarla ilerlemek istedi. Türkiye başlangıçta Çin ve Rusya ile doğrudan müzakerelere sıcak baksa da Ocak 2013’te yöntem değişti ve firmalardan ihale için teklif istendi. ABD’li firma, anlaşma sağlansa da Kongre onayı olmaksızın satış yapamayacağı ve iş ABD Kongre üyelerinin insafına bırakılmak istenmediği için ABD’li firma yarışa geriden başladı. İtalyan/Fransız ortaklığı Aselsan, Roketsan ve Ayesas ile anlaşma yaparak hem teknoloji transferine hem Türk firmalarla uzun vadeli işbirliğine gitme vaadinde bulundu. Çinlilerin en büyük avantajı ise ucuzluk oldu.

- Türkiye 2009’da projeyi açıklayınca dönemin ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Ankara’ya “İhale yapmadan konuyu NATO ile değerlendirin” uyarısı yaptı.

- Rusya’nın S-300 ve S-400 sistemleri de Çin’in FD/2000 sistemi de NATO hava savunma ağıyla uyumlu değil. Yani Kürecik’te kurulan NATO radarı ile entegre olamayacak ve Kürecik Radarı Türkiye’ye yönelik bir füze tehdidinde Çin füzesinin harekete geçmesini sağlayacak uyarıyı yapmayacak. Dolayısıyla Türkiye Çin’den alacağı füzelerle birlikte kullanmak için ayrı bir radar ve erken uyarı uydu sistemi kurmak zorunda. Türkiye, 16 uyduluk erken uyarı sistemini ancak 2025’te tamamlayabilecek.

- Çin’in satmak istediği sistem daha önce hiçbir çatışmada denenmemiş.

- Çin füze sisteminin denizden de ateşlenebilmesi için yine Çin’den uyumlu bir fırlatma gemisi almak gerekiyor. Zira Türkiye’nin milli gemi çalışmaları NATO uyumlu olacak.


SİYASİ FATURA DA ÖNEMLİ
İşin bir de siyasi boyutu var ve en az teknik detaylar kadar önemli. Bir kere alım gerçekleştiği andan itibaren Çin ile bu konudaki işbirliği artarak sürecek. Haliyle bu süreç Türkiye-NATO ve Türkiye-ABD ilişkilerinde beklenmedik sonuçlar doğurabilecek.

Elbette ki “Türkiye bağımsız bir ülke ve savunma/güvenlik mimarisini oluşturan kaynakları çeşitlendirmelidir” diyebiliriz. Ancak Suriye’den en ufak bir füze tehdidi aldığında Pekin’e değil Brüksel’deki NATO karargâhına giderek ‘Bize acil Patriot’ diyen bir ülkenin de bu tür tercihler yaparken bütün sonuçlarını hesaba katması gerekmez mi?