Erdoğan Washington'a gider mi?

Türkiye'nin dış politika alanında 'bağımsız' kararlar alıp uygulaması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi herkesin...

Türkiye’nin dış politika alanında ‘bağımsız’ kararlar alıp uygulaması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi herkesin hayalidir. Buna karşın, ABD’nin yaklaşık yarım asırdır Türkiye’nin dış politikasındaki belirleyeci, yönlendirici etkisini de yadsıyamayız.
Birçok gözlemci, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den beri tablonun değiştiğini, Türk dış politika uygulamalarındaki yabancı etkisinin azaldığı tespitini yapıyor. Bu gözlemcilerin argümanları daha çok, ‘Ortadoğu ve Arap dünyasına açılım’, ‘İsrail ile ipleri koparma’, ‘İran’a hamilik’ ve ‘ABD’ye kafa tutma’ görüntüsüne dayandırılıyor. Bu tespitlerin doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koyacak verileri değerlendirmekte yarar var: 

* Hükümetin, Ortadoğu ve Arap dünyasına geçmişteki hükümetlere göre daha ilgili olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak Türkiye’nin o coğrafyadaki etkinliği, ABD’nin genel çıkarlarına ters düşmekten öte, ünlü Büyük Ortadoğu Planı’nda tanımlanan ‘dönüştürme’ hedefiyle birebir örtüşüyor. ABD’li uzmanlar, Türk dizilerinin Arap alemindeki etkisiyle gurur duyuyor, Türkiye’deki din eğitimi sisteminin Afganistan ve Pakistan’daki Kaide’nin insan kaynağını bitirebileceği teorisine sıcak bakıyor. Davutoğlu’nun bölgedeki temaslarında muhataplarına güçlü yönetim için ‘demokrasiyi’ adres göstermesi, aynı dönemde aynı bölgede akademi dünyasının, sivil toplumun, kadınlarının seslerini yükseltmesi de gözlerden kaçmıyor. Irak’taki son seçimlerde, Türkiye’nin ‘laik Şii’ diye nitelenen ve Irak’ı İran etkisinden kurtaracağı düşünülen İyad Allavi’ye destek vermesi de ABD’nin çıkarlarıyla örtüşüyordu. 

* Türkiye’nin dış politika gündeminden İsrail’i değil, üç başlı İsrail hükümetini sildiği aşikar. İsrail ‘devleti’ ile kanalların hâlâ açık olduğu, işbirliği projelerinin sürdüğü, Davutoğlu’nun önceki gün telefonda bir saat konuştuğu ABD Dışişleri Bakanı Clinton’la Suriye-İsrail aracılı görüşmelerinin yeniden başlatılmasını ele aldığı unutulmamalı. Obama yönetimi, bildiğini okumaya çalışan İsrail hükümetine karşı bir taraftan ‘kerhen’ destek verip, diğer taraftan ‘Bakın Türkiye’yi bile kaybediyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz’ söylemini kullanıyor. Bu da Türkiye’nin İsrail’e siyasi boykotunun ABD’nin işine geldiğinin en açık göstergesi.

* Ankara’nın İran’ın hamiliğine soyunduğu izlenimi yaygın olsa da Davutoğlu’nun İran ile görüşmesini yakından izleyenler, “Görüşmeler hiç de güllük gülistanlık geçmiyor; Türkiye’nin İran’a uyarıları zaman zaman gerilimi yükseltiyor” tespitini aktarıyor. Amerikan Dışişleri de içeriğini bilmek kaydıyla bu diyalogdan pek rahatsız olmuyor. Uluslararası toplumun İran konusunda ‘nihai karar’ aşamasına geldiği gün, Türkiye’nin hangi tarafta yer alacağını yakında göreceğiz. Çin’in, Rusya’nın Batılılarla birlikte İran aleyhine bir karara imza atacağı bir BM Güvenlik Konseyi toplantısında Türkiye’nin tek başına karşı cephede kalmasını ben şahsen beklemiyorum. 

* Büyükelçi Namık Tan’ın 24 Nisan’dan önce Washington’a dönmesi ya da ABD’ye herhangi bir resmi ziyaret gerçekleşmesi beklenmiyor. Ancak, Davutoğlu-Clinton telefon görüşmesinin içeriği, Türkiye’nin ABD’ye karşı ‘sembolik’ adımlarla yetindiğini, büyük bir ‘siyasi boykot’ uygulamadığını açıkça gösteriyor. Kafkaslar, Ortadoğu barış süreci, Irak’ın geleceği, Suriye-İsrail aracılı görüşmeleri, İran’ın nükleer çalışmaları, Afganistan-Pakistan gibi çok önemli konulardaki siyasi diyalog tüm hızıyla sürüyor. Ayrıca, nükleer krizde İran ile Batı arasında neredeyse tek dinamik bağ olan Türkiye’nin, 12 Nisan’da Washington’daki nükleer zirvede temsil edilmemesinin büyük bir eksiklik olacağı, Ankara’da da gayet iyi anlaşılmış. Ankara’nın iki seçeneği var: Erdoğan ya toplantıya katılıp İran konusunda alınacak kararları yönlendirmeye çalışacak, ya da Türkiye kapı komşusunun geleceği konusunda kendi dışında alınacak kararlara ‘ayak uyduracak’. Durum ortada; koşullar Erdoğan’a ‘Washington’ diyor.