Erdoğan'la 'monşerlerin' güven bunalımı

Hükümet, İsrail ile gemi krizinin zirvede olduğu ilk gün, Tel Aviv'e Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısıyla birlikte AK Parti milletvekillerini ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın danışmanını göndermişti.

Hükümet, İsrail ile gemi krizinin zirvede olduğu ilk gün, Tel Aviv’e Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısıyla birlikte AK Parti milletvekillerini ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanını göndermişti. Kanlı baskın ve 9 cinayetin acısıyla, diplomatik heyetteki ‘parti müfettişlerinin’ pek üstünde durmamıştık. Dün de AK Parti Adana Milletvekili Ömer Çelik başkanlığında bir heyet Washington’a gitti (aynı heyet daha sonra Avrupa’ya geçecek). ‘Kamu görevlisi’ Kamu Diplomasisi Koordinatörü İbrahim Kalın’ın varlığını saymazsak heyetin ‘resmi heyet’ olduğunu söylemek zor. ABD Dışişleri de zaten kendilerini ‘AK Parti heyeti’ olarak  görüyor. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti’nin Washinton Büyükelçisi Namık Tan ile Dışişleri yönetimi, ABD nezdinde harıl harıl çalışıyordu.
İktidarının ilk yıllarında ABD ile tezkere pazarlıklarında, Kıbrıs’ta Annan Planı ve AB ile üyelik müzakerelerinde Cüneyd Zapsu, Egemen Bağış gibi isimleri kullanan Erdoğan’ın, bir kez daha ‘özel’ kanallara başvurması manidar.
Başbakan’ın böylesine kritik bir dönemde yeniden bu yola başvurmasını, ‘ABD, Türkiye’nin eksenini kaydıran AK Parti hükümetini çizdi’, ‘Reform bekleyen Avrupalılar AK Parti’den umudunu kesti’, ‘Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP lideri olması sadece CHP’nin değil Türkiye’nin de ‘alternatif’ sorununu çözecek’ gibi tespitlerin Batı’da da yaygınlaşmasına bağlıyorum.
Sıkça “Monşerler kendi işlerine baksın, onlar bizim politikamızı anlayamazlar” ve “Zaten sizin o diplomasiniz ülkemi bu hale soktu. Biz monşerler diplomasisini bir yere koyduk. O diploması artık tarihe kavuştu” gibi değerlendirmeler yapan Erdoğan‘ın Batı dünyasında kendileriyle ilgili oluşan ‘olumsuz algıyı’, kendi tabiriyle ‘monşerler’ aracılığıyla değiştirmeye kalkması zaten beklenemez.
Ancak, Erdoğan’ın ‘monşerlere’ duyduğu bu güvensizliğin, sadece hükümetin değil, Türkiye Cumhuriyetinin, Batı ile ilişkilerinin, ‘arka kapılara’ bırakılamayacak kadar hassas bir noktada olduğu bir döneme denk geldiğini unutmamak lazım. Sürece, ‘duygusal patlamalar yaşayan’ siyasilerin değil, sağduyu sahibi ‘profesyonel’ ellerin değmesi şart. Gazze gibi oya tahvil edilen konularda diplomatların, hükümet üyelerinin karşısına, “ABD’yi, Avrupa’yı, İsrail’i bu kadar karşımıza almayalım” mealindeki sağduyu telkinleri ile dikilmesi mümkün olmadığından, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi isimlerin derhal sürece müdahale etmesinde yarar var. Çünkü sorun hükümetle Batı dünyası arasındaki sorun olmaktan çıkıp, Türkiye’nin ‘dış politika sorunsalına’ dönüşmek üzere.
Eksen mi, odak mı, yörünge mi?
Bu kapsamda birkaç satır da ‘eksen’ tartışmalarıyla ilili yazmak lazım. Malum, ‘eksen’ tartışması ile yatıp kalkıyoruz. Şahsen, her daim konjonktürlere ve siyasi iktidarlara göre yalpalayan Türk dış politikasının, AK Parti dönemi de dahil, hiçbir zaman elle tutulur bir ‘ekseni’ olmadığı kanaatindeyim. Darbelerle, ‘terörle mücadele’ bahaneli anti-demokratik uygulamalarla sık sık sekteye uğrayan yarım asırlık AB üyelik hedefini saymazsak, ekseni olmayan Türk dış politikasının doğru dürüst bir ‘odağı’ da olmamıştı. Türkiye’nin dış politikadaki konumlanışını en güzel anlatacak sözcük, belki de ‘yörünge’ olabilir. Uzun bir dönem NATO-ABD ekseninin yörüngesindeydik. Rakibimiz Sovyet ekseni ve yörüngesinde konumlanan herşeydi. Sovyetlerin dağılması, 11 Eylül saldırısı gibi gelişmelerin ardından dünyanın diplomasi geometrisi de değişti. NATO köprüsüyle Avrupa’yı da yanına alan ABD ekseni, ‘şer ekseni’ diye bir kavram üretti ve Türkiye’nin komşusu olan (Irak, İran, Suriye) bazı ülkeleri de bu eksenin yörüngesine konumlandırdı. 2002’ye kadar, ‘şer eksenine’ mesafeli kalan Türkiye, AK Parti iktidarında ‘coğrafya’, ‘komşuluk’ ve ‘ümmet’ gibi değişmezlere sarılınca, ‘şer ekseni’ ülkeleriyle ciddi bir etkileşim yaşadı. AB/NATO/ABD ekseninin yörüngesinde İsrail ile birlikte ‘uslu uslu’ dolaşırken, ‘şer eksenindeki’ ülkelerin çekim kuvvetlerine kapılan Türkiye, yaşadığı med-cezirlerle İran’ı yanına alıp İsrail’i itmeye başladı. Geçen 8 yılda Türkiye’den etrafındaki ülkelerini kendisine benzetmesi ve yörüngesine almasını uman Batının bugünlerde büyük bir düşkırıklığı da bundandır.