İstihbarat krizi, fırsat yaratabilir

Ortadoğu barış sürecine yoğunlaşmaya çalışan Obama, gelecek dönemde 'güvensiz' bir modda da olsa MİT ile çalışma eğiliminde.
İstihbarat krizi, fırsat yaratabilir

Büyükşehir belediyesinin ODTÜ’ye yaptığı son gece baskınını saymazsak, Ankara Kurban Bayramı tatili sayesinde sakin bir hafta geçirdi diyebiliriz.

Somut bir trafik yaratmasa da yarattığı polemik açısından haftanın en önemli konusu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ilgili yazılar ve onlara verilen tepkiler oldu.

Önce Wall Street Journal gazetesi, ardından da Washington Post gazetesi Fidan’ı hedef alan makalelere yer verdi. İddialar şöyle özetlenebilir:

- Türkiye’nin Suriye’deki savaşçılara yönelik desteği ABD çıkarlarına ters düşüyor. Bu stratejinin mimarı Hakan Fidan’dır.

- Fidan’ın oluşumuna büyük katkı sağladığı Türkiye’nin Ortadoğu ve güvenlik stratejisi, Türkiye’nin müttefiklerinin (özellikle de ABD’nin) çıkarlarıyla çelişiyor.

- (WSJ’nin iddiası) Fidan üç yıl önce ABD ve İsrail tarafından toplanan hassas bir istihbaratı İran’a verdi (Washington Post yazarı David Ignatus bu iddiayı biraz açtı). MİT, Türkiye’de çalışıp İsrail istihbaratı Mossad’a çalışan 10 İranlı ajanın kimliklerini İran istihbaratı VEJA’ya teslim etti.


Bu yazıların zamanlamasını, hedefini analiz etmeden önce iddialara bakmakta yarar var:

- Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’nu desteklediği zaten biliniyor. Ancak Batılılar, Türkiye’nin MİT üzerinden temasta olduğu El Kaide uzantılı olanlara da destek verdiğine inanıyor. İşin en başında kendilerinin de benzer adımlar attığını unutmamak lazım. Türkiye, başından beri bu iddianın doğru olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’deki ‘radikal’ savaşçıları Suriye devrimine ihanet etmekle suçlamıştı. Kısa bir süre önce TSK’nın açık açık isim zikrederek El Kaide’nin Suriye’deki uzantılarını obüslerle bombaladığını duyurması da bu ikna çabasının bir parçası olarak okunmalı. Bu çabanın başarı şansı var mı derseniz, sanmıyorum. Bırakın Batılıları, aynı iddiaya inanan Türkiye kamuoyunun bir bölümünü bile ikna etmek zor görünüyor.

- Belki de üç iddia arasında en elle tutulur, en ciddiye alınası olanı Türkiye’nin yeni Ortadoğu Güvenlik Stratejisi’nin değiştiği iddiası...


MİT ile Dışişleri ve TSK arasında artan işbirliğini, MİT’in sadece ülke dışındaki PKK’lıları ve DHKP/C’lileri kovalayan bir ‘dış operasyon’ yaklaşımından, diplomasiyle iç içe geçmiş, hatta kısmen yönlendirmeye başlamış bir yaklaşıma geçişini herhalde Ankara da inkâr etmiyordur. Filistin’de Hamas ile kurulan diyalog, Mısır başta olmak üzere Arap Baharı yaşanan ülkelerde Müslüman Kardeşler hareketiyle kurulan yoğun temas, zaman zaman İran istihbaratıyla yapılan (Lübnan’daki rehine kurtarma operasyonlar gibi) ortak operasyonlar ve Suriye içindeki faaliyetler, Batılı müttefiklerimizi mutlu etmiyordur. Türkiye, MİT’in bu adımlarıyla ‘kadim’ müttefikleriyle zaman zaman karşı saflara düşüyordur.

Ancak, bütün bu gelişmeleri, Türkiye’nin dış politika paradigmasındaki değişimden, mesela İran konusundaki BM Güvenlik Konseyi oylamasında ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin baskılarına rağmen olumsuz oy kullanılmasından bağımsız düşünmek safdillik olur. Evet, bu tür bilinçli tercihler ülkeyi yöneten siyasi otoritenin, aklındaki ‘yeni Türkiye’ fikrinin unsurlarını oluşturuyor ve demokratik açıdan iktidarın böyle bir doğal hakkı bulunduğunu da unutmamak gerekir (Bu tercihlerin yanlış mı doğru mu olduğu ayrı bir tartışma konusu ve en doğru cevabı sanırım tarih verecek).

- MİT’in (eski) müttefiki Mossad’ın sırlarını İran’la paylaştığı iddiası Ankara açısından yenilir yutulur değil. Bu iddiayı Washington Post’tan Ignatus’un yazması da Yalçın Akdoğan’ın Star gazetesindeki köşesinde CIA ya da Mossad’ın MİT’e bu tür bir çalım attığını iddia etmesi kadar dikkate değer bir durum.

Ancak yakın geçmişi biraz kurcalarsak, son bir haftada maruz kaldığımız haber bombardımanının iki yıllık bir geçmişi olduğunu görürüz. Hakan Fidan, 25 Mayıs 2010 günü MİT’e müsteşar oldu. Aradan üç ay bile geçmeden, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, 1 Ağustos 2010 günü, ‘açık mikrofonları fark etmeden’, “Türkiye dost bir ülke ve stratejik bir müttefik. Fakat son haftalarda İran destekçisi bir adam Türkiye Mossad’ının başına atandı. Onların elinde önemli miktarda sırrımız var. Son iki aydaki izlenimimiz, bu sırları İran’a açabilecekleri şeklinde. Bu da çok rahatsız edici” demişti.

Bir gün sonra İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy Dışişleri’ne çağrılıp Türkiye’nin rahatsızlığı iletilse de Barak, 4 Ağustos 2010 günü İsrail Radyosu’ndaki söyleşisinde Fidan’la ilgili sözlerinin arkasında olduğunu belirterek “Bizim haklılığımız, eleştirilerimizin doğru olmasından kaynaklanıyor” demişti.

Bu açıklamanın önünde Mossad’ın İran’da işlediği cinayetler, arkasında ise bu cinayetlerden sonra İran’daki bazı Mossad işbirlikçilerinin deşifre olması haberleri var. Ocak 2010’da evinin önünde öldürülen nükleer fizikçi Mesud Ali Muhammedi’nin katil zanlısı olarak ‘üçüncü bir ülkenin verdiği bilgiyle’ Mecid Cemali Faşi’nin yakalandığı basına yansımıştı. Aynı günlerde İran devlet medyası 15 yerli ve yabancı kişinin ajanlık iddiasıyla yakalandığını duyurmuştu. Faşi 15 Mayıs 2012’de idam edildi. İdam haberleri Fashi ile de sınırlı kalmadı. İran medyası, Mayıs 2013’te de Muhammed Heydari’nin Mossad, Kuroş Ahmedi’nin de CIA’e çalıştığı gerekçesiyle idam edildiğini duyurdu.


MESAJ İYİ OKUNMALI

Sanırım, yazıların arkasındaki kaynaklar, Mossad’ın deşifre olmuş bir operasyonunun faturasını MİT’e kesmek niyetinde. Bunu bilip de Fidan ile ilgili analizlerin Mossad içinde bir gruptan ya da ABD’deki neo-com ekipten bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. Hatta, yayınların, aynı zamanda Obama yönetimini hedeflediğini söylemek de mümkün. Çünkü İran-ABD yakınlaşması, MİT-Hamas ilişkisi gibi faktörler nedeniyle, Ortadoğu Barış Süreci’ne yoğunlaşmaya çalışan Obama, dolayısıyla da CIA yönetimi, gelecek dönemde ‘tedirgin’ ve ‘güvensiz’ bir modda da olsa MİT ve Hakan Fidan’la çalışma eğiliminde.

Çıkan yazıları çok ciddiye almak, yaratılmak istenen “Türkiye, perde gerisinde MİT Müsteşarı tarafından yönetilen bir ‘istihbarat devleti’ olma yolunda” imajını güçlendirir. Ancak yazılarla verilen mesajı görmezden gelmeden, iyi analiz edip doğru okumak, müttefiklerle zayıflayan bazı bağların onarılması için fırsat yaratabilir. Sanırım, MİT yönetimi de bunun farkında.