ODTÜ meselesindeki iki yanlış

ODTÜ'de o iki kadının, üç başörtülü kadını taciz etmesi, hedef göstermesi, rencide etmesi, çok büyük bir yanlıştı. Ancak bu yanlışı, bütün ODTÜ camiasına yıkmaya çalışmak, ODTÜ'yü, ODTÜ'lüleri faşist ilan etmek ve marjinal bir tavrı bütün sola mal etmek de en az o kadar büyük bir yanlış.
ODTÜ meselesindeki iki yanlış

ODTÜ’de bir grup öğrencinin, üç başörtülü kadını kampüsten çıkmaya zorlaması, tam da 28 Şubat davasının görüldüğü günlere denk geldi. Yani tam da ‘ikna odaları’yla Genelkurmay Karargâhı’ndan çıkan planlarla ‘başörtüsüz üniversite, başörtüsüz Türkiye’ yaratma girişimlerini anımsadığımız şu günlere... O yüzden eylem, başörtüsüne yönelik olarak görüldü ve toplumsal tepki de sert oldu. Cumhurbaşkanı ve Başbakan başta olmak üzere herkes sesini yükseltti.

Ancak, belki bilinçli, belki değil mesele kendi mecrasından çıkarıldı ve yol meselesi nedeniyle zaten kıskaç altına alınan ODTÜ’nün ve ODTÜ’lülerin tamamının linç edilmesiyle sonuçlanan bir kampanyaya dönüştü. Meselenin gerçek fotoğrafını çektiğimizde, iki yanlışın tam ortasında kaldığımız gayet net bir şekilde anlaşılıyor.


TASVİP EDİLEMEZ
Üç başörtülü kadını hedef alan ve kampüsten ayrılmaya zorlayan öğrencilerin yaptığı şey, gerekçesi ne olursa olsun, tasvip edilemez. Yapılan düpedüz baskı ve tacizdir. Çünkü;

Eğer, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tabelasını taşıyan, Maliye’ye vergi ödeyen özel yurtların temsilcileri, yurtlarına müşteri (öğrenci) bulmak için orada yasal olarak bulunabiliyorlarsa, gerekli izinleri alıp stand açabiliyorsa bunu engellemeye kalkışmak kabadayılıktır, kendini oranın otoritesi ilan etmektir.

Yok eğer o gün orada hiçbir özel yurda kayıtlar sırasında stand açıp müşteri (öğrenci) bulma amaçlı izin verilmemişse, yapılması gereken de durumdan vazife çıkarıp insanlara baskı yapmak değil, oradaki yetkili otoriteye durumu bildirmektir. Böyle bir durumda yetkililerin yapabileceği şey de bellidir: “Eğer üç kadın ODTÜ öğrencisi ise hiçbir yetkili hiçbir işlem yapamaz. ODTÜ öğrencisi ODTÜ kampüsünde bulunma hakkına sahiptir. Yurt kayıtları yapılan bir yerde durup, yurt çıkmamış, okul açıldığında başlarını sokacak yer bulamamış öğrencilere kendi yurtlarını önermek, hiçbir yasada suç değildir. Eğer üç kadın ODTÜ öğrencisi değilse de yaptıkları iş için rektörlükten izin alıp almadıkları sorulur; almamışlarsa almaları istenebilir. Hiç kimseye böyle bir faaliyet için izin verilmiyorsa da bu işi yapanlar başörtülü olup olmadıklarına bakılmaksızın kampüs dışına davet edilebilir.

Diğer taraftan üç kadına gösterilen çirkin tepkinin gerekçesi, kadınların başörtülü olmaları değil, ‘yurtlarına öğrenci devşirmeleri’ydi. Bunu hem görüntülerden hem eylemi yapan öğrencilerin ve mağdur kadınların sözlerinden anlayabilmek mümkün. Buna karşın, Cumhurbaşkanı ve Başbakan da dahil, olayla ilgili görüş belirten herkes, tepkisini “ODTÜ’nün genelinde başörtüsüne geçit verilmek istenmiyor, ODTÜ’lüler başörtülülere baskı yapıyor” önermesi üzerine kurdu. ODTÜ ve ODTÜ’lüler hatta bütün solcular ‘faşist’ olmakla suçlandı. Polisin, yol geçmesin diye eylem yapan ODTÜ’lülere gazlı, plastik mermili ağır müdahalesi sırf bu gerekçe ile ‘müstahak’ görüldü. O kadar da değil. ODTÜ’deki akademisyenler ve öğrencilerin 28 Şubat’ın en can yaktığı dönemlerde bile YÖK’ün bu konudaki baskıcı kararlarına ayak dirediğine bizzat şahidim. Son dönemde de özellikle Rektör Prof. Dr. Ahmet Acar döneminde ODTÜ’de başörtüsü sorun olmaktan çıkmıştı. 

Özetle, o iki kadının, üç başörtülü kadını (her ne gerekçeyle olursa olsun) taciz etmesi, hedef göstermesi, rencide etmesi, çok büyük bir yanlıştı. Ancak bu yanlışı, bütün ODTÜ camiasına yıkmaya çalışmak, ODTÜ’yü, ODTÜ’lüleri faşist ilan etmek ve marjinal bir tavrı bütün sola mal etmek de en az o kadar büyük bir yanlıştır. Ne yazık ki, her konuda olduğu gibi bu konuda da doğruları konuşmak yerine yine kutuplaştık ve iki ayrı kutupta iki yanlışı savunur hale geldik.


ABD İLE SOĞUK RÜZGÂRLAR
16 Mayıs günü Washington’da yapılan liderler zirvesi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler açısından dönüm noktasıydı. ‘Model Ortaklar’ Türkiye ve ABD, Suriye nedeniyle görüş ayrılığına düşmüştü ve gün boyu yapılan görüşmelerde bir uzlaşma sağlanamamıştı. Türkiye, Beşar Esad’dan bir an önce kurtulmak için ABD’nin aktif olmasını istiyordu, ABD ise bu yönde acelesi olmadığını, hatta, El Nusra nedeniyle Esad sonrasına ilişkin ciddi kaygılar taşıdığını ortaya koyuyordu. Araya bir de 3 Temmuz’daki Mısır darbesi girdi. Türkiye’nin Beyaz Saray yönetimine yönelik eleştirileri, ‘etik’ çerçevede daha da arttı, hatta suçlamaya dönüştü.

En son 7 Ağustos günü, Erdoğan ile Obama’nın yaptığı telefon görüşmesinde taraflar farklı görüşler dile getirdi. İki liderin yapmayı kararlaştırdığı ortak açıklama, Türk tarafınca biraz değiştirilerek yayımlanınca da Beyaz Saray bunu sorun etti. Suriye konusunda Beyaz Saray, ‘yabancı aşırı uçların tehlikesi’ne dikkat çekmişti. Türk tarafı ise ‘aşırı uçların faaliyetlerine ilişkin kaygılar’ demeyi tercih ediyordu. Yine Ankara’nın ‘Mısır’daki şiddetten kaygı duyulduğu’ ifadesinin karşısında Beyaz Saray’ın “Mısır’daki durumdan duyulan kaygılar” ifadesi konumlanmıştı. Ortak açıklama gerilimi, Suriye’de kimyasal silah kullanıldıktan sonra ABD’nin işi ağırdan alması ve Ankara’nın sert eleştirileriyle zirve yaptı.

Uzatmayayım; Başbakan Tayyip Erdoğan, St. Petersburg’daki zirvede Obama’yla görüşüp yanlış anlaşılmaları gidermek ve görüşlerini paylaşmak istiyordu. Ancak ayaküstü yapılan kısa görüşme dışında özel bir görüşme yapılmadı. ABD Başkanı St. Petersburg öncesinde görüşmenin mümkün olmayacağını Ankara’ya iletmişti. Amerikalı diplomatlara göre telefon görüşmesi sonrasında yapılan ortak açıklamaya sadık kalınmaması Obama’nın tepkisini çekmişti ve Başbakan Erdoğan’la görüşmeye bu yüzden sıcak bakmıyordu. Nitekim, Obama St.Petersburg’da planladığından fazla kaldığı halde Erdoğan’la baş başa görüşme için zaman ayırmadı.

Bu arada küçük bir soru: St.Petersburg’da bunlar yaşanırken BM Genel Kurulu için New York’a gitmeye hazırlanan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Obama’nın yapacağı ikili görüşmenin statüsünün bir üst seviyeye çıkarılması yönünde Beyaz Saray bürokrasisinin yaptığı hazırlık sizce ne anlama geliyor?