Ortadoğu haritasında demokrasi ararken...

Muhalefete sorarsanız Türkiye İslamcı grupları destekliyor, hükümete sorarsanız otoriter rejimlerle demokrasi arasında tercihe zorlanıyor.
Ortadoğu haritasında demokrasi ararken...

18 Aralık 2010 günü, Tunus’ta meyve tezgâhını kaybettikten sonra kendisini ateşe veren genç Muhammed Buazizi, bunun Ortadoğu’nun diktatörlerini tek tek domino taşı gibi yere seren bir ateşin ilk kıvılcımı olduğunun farkında değildi.

‘Arap Baharı’ gibi, son derece romantik, son derece kapsayıcı bir isim, Kaddafi, Mübarek gibi isimleri tarihe gömen, Esad gibi bir Ortadoğu fenomenine geceleri dar eden o büyük sürece verilebilecek en anlamlı, en romantik klişeydi. Nitekim, herkes tarafından tanındı, sahiplenildi, kullanıldı.


NELER OLMADI Kİ ÜÇ YIL İÇİNDE...
Tunus’ta 23 yıl boyunca ülkeyi yöneten Zeynel Abidin Bin Ali, ülkeden kaçtı. Mısır’da Hüsnü Mübarek ordunun saf değiştirmesinin ardından istifa etmek zorunda kaldı. Libya’da 8 ay süren bir iç savaşın ardından Muammer Kaddafi 20 Ekim 2011 tarihinde sokak ortasında linç edildi. 15 Mart 2011 günü Suriye’ye sıçrayan olaylar ülkeyi 2 yılı aşkın süredir devam eden bir iç savaşa sürükledi. Birçok Arap ülkesinden krallar, emirler, vatandaşlarına yıllardır esirgenen bazı hakları teslim ettiler.


BAHAR YAZA KAVUŞAMIYOR
Yüz yıl sonra tarihçiler bu günleri nasıl değerlendirir dersiniz? Peki ya okullarda bu gelişmeler nasıl anlatılır?

Bunu şimdiden öngörmek zor. Çünkü şiddet sarmalı içinde kanlı bir kışa dönüşen bu baharın daha ne kadar süreceği, nasıl sonuçlanacağı, suların ne zaman durulacağı, sular durulduğunda gemilerde kimin kaptan olacağı henüz belli değil.

Bir siyasi haritada Türkiye’nin güneyine baksanıza... Şu an itibariyle Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Filistin’de, Yemen’de, Cezayir’de, Lübnan’da tam anlamıyla bir yönetim krizi yaşanıyor.

Diktatörlerin devrildiği Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta, Yemen’de, Bahreyn’de siyasi istikrarsızlıklar had safhada. Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da siyasi birlik ortadan kalkmış, huzur ortamı bıçak sırtında. Suriye’de ömür biçilen Esad 2 buçuk yıldır direniyor ve kendi halkına yönelik katliamlarını el Kaide uzantılarının barbarlıklarıyla gölgelemeye çalışıyor.


TÜRKİYE’NİN İKİLEMİ
Ana aktörü siyaset ve demokrasi değil, silah olan bir güç mücadelesinde Türkiye ne yapıyor?

Muhalefete sorarsanız, “Sünni-İslamcı grupları destekliyor, her ülkede Müslüman Kardeşler iktidarı kurulsun diye çalışıyor. Sırf diktatörlere karşı savaştıkları gerekçesiyle, El Kaide gibi terör örgütlerine göz yumuyor, hatta onlarla işbirliği yapıyor.”

Hükümete ya da Hariciye’ye sorarsanız, “Türkiye bir demokrasiye geçiş sürecine dönüşen ‘Arap Baharı’nda monarşik, otoriter rejimlerle, diktatörlerle demokrasi arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor ve (Zaman zaman kaybeden tarafı desteklemek pahasına) demokrasiden yana tavır alıyor. Söz konusu ülkelerde demokrasi kültürü en güçlü olan gruplar Müslüman Kardeşler olunca da tercih hep Müslüman Kardeşler oluyor...”

Peki gerçek tabloyu anlamak için bu iki yanıt arasında bir seçim yapmak zorunda mıyız?

Bana sorarsanız, iki yanıt da hem doğru hem yanlış unsurlar içeriyor.

Türkiye hükümeti, Müslüman Kardeşler yapılanması olan ülkelerde bu gruba destek verdiğini saklamıyor. Ancak, söz konusu ülkelerde diktatörlere ya da monarşik yönetimlere karşı, örgütlü, seçim/sandık gibi kavramlara sahip çıkabilecek başka gruplar olduğunu söylemek de zor. Mısır’da Müslüman Kardeşler dışındaki en güçlü grubun daha radikal olan Selefiler olduğunu unutmamak gerekir.

Türkiye’nin özellikle Suriye’de El Kaide’ye destek verdiği iddiası, geçmişte CHP tarafından dile getiriliyordu, şimdi, Kürt bölgesinde yaşanan katliamların ardından BDP’liler tarafından da gündemde tutuluyor (BDP’nin El Nusra ve Suriye’deki kanlı eylemleri konusundaki sessizliğinin Suriye’deki Kürtler hedef alınıncaya dek sürmesi ayrı bir yazı konusu olsa gerek). Hükümetin, özellikle de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, bir yıl önce gerek iç kamuoyundan gerek ABD’den gelen El Nusra uyarılarına karşı “Batı’nın abartması” tepkisini gösteriyorken, bugün Suriye’deki radikallerin Suriye devrimine ihanet ettiğini söylemesi, önemli bir tavır değişikliğini gösteriyor. Bunu ister bir yanlışın düzeltilmesi, ister geç kalmış bir adım olarak görün, neticede Türkiye, El Kaide’yi bölgede demokrasi için çarpışan güçler arasında görmekten vazgeçti.

Türkiye’nin Şii-Sünni cepheleşmesinde Sünni cephede yer aldığı kesin. Baskıcı yönetimlerin olduğu Suriye’de, Irak’ta Şii/Nusayri iktidarlarının olması, İran’ın Şii dayanışması içinde bu iki ülkedeki iktidarların baskıcı tutumlarına desteği Ankara’nın “Tepki Şiiliğe değil, iktidarlara” savunmasını haklı kılsa da Bahreyn konusundaki tutum kafaları karıştırıyor.


İLKESEL TAVIR MI REEL POLİTİK Mİ?
Türkiye, dış politikada zaman zaman ilkesel/ahlaki duruş ile reel politik arasında, zaman zaman iktidarın ideolojik duruşu ile reel politik ya da ilkesel/ahlaki duruş arasında tercihler yapmak zorunda kaldığı günlerden geçiyor.

Örneğin Mısır’da ahlaki duruşu, güçlünün değil, kaybedenin yanında olmasını gerektiriyor ve Mısır halkını değil ama yönetimini kaybediyor. Suriye’de Esad’a karşı ‘Özgür Suriye Ordusu’nu destekliyor ama Esad’a karşı güçlerin arasında ‘radikaller’ öne çıkınca da ilke “Düşmanımın düşmanı dostumdur” gibi duruyor ve ahlaki tutumu ile çelişiyor. Diğer taraftan, unutmamak gerekir ki, kan dökülen, katliamlar yaşanan bir bölgeyle ilgili ilkenizi ‘gelişmelerin dışında, herkese eşit mesafede kalmak’ şeklinde belirlemek de ahlaki açıdan vicdanları sızlatır.

Anlayacağınız Ankara zor bir ikilemin içinde ve ortalık durulmadan ilke, etik, reel politik ve ülke çıkarları arasında bir denge bulmak hayli zorlaşıyor.