'Polis Destanı'nın faturası

Polis memurlarının "Elim kaydı", "Kendimden geçmişim" gibi 'destansı' savunmalarının AİHM nezdindeki faturasını mağdurlar ödeyecek.
'Polis Destanı'nın faturası

Başbakan Tayyip Erdoğan, Gezi Parkı gerilimi boyunca polisin hukuk sınırları içinde kaldığını ve ‘destan yazdığını’ söyledi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, devlet güvenlik güçlerinin yurttaşlara karşı yazdığı bu tür ‘destan’larla dolu. Bir de bu destanların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce (AİHM) kesilen faturalarıyla...

Suçlu yurttaş için ‘gereği’ düşünülür 


Gezi Parkı’nda başlayıp yurt sathına yayılan eylemlerde şiddete başvuran, yakıp yıkan, vandalizm sergileyen yurttaşların neden olduğu faturayı hükümet defalarca açıkladı: En az 100 milyon lira. Devletin güvenlik güçleri, yaptıkları operasyonlarda yakaladıkları ‘sorumluları’ yargı önüne çıkarmaya başladı. Eminim, yargı mensupları da somut delillere, vicdanlarının sesine göre oluşturacakları ve “Gereği düşünüldü” ifadesiyle başlayan kararlarla kayıpların hesabını sorup, cezasını kesecektir. 

Destanlar ve hak ihlalleri 

Hastanelere başvuran yaralıların sayısı, travmalar, uzuv kayıpları, kalıcı hasarlar ve hepsinden önemlisi ölümler, kısacası polis destanının sonuçlarını resmi ağızlardan hiç duymadık ama iyi ki sivil toplum var.
Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamasından biliyoruz ki sadece 13 ilde bugüne dek polis müdahalelerinde 60’ı ağır 7832 kişi yaralandı ve hastanelere başvurdu. 11 kişi sıkılan biber gazı fişeğinin isabet etmesi sonucu gözünü kaybetti. 20 kişi kafa travması geçirdi. 1 kişinin dalağı alındı.
Yine sivil toplum örgütlerinin derlemelerinden ve sosyal medya ile basının yakaladığı görüntülerden biliyoruz ki bu sonuç öyle kolay kolay elde edilemedi. İnsan hakları kuruluşlarının derlediği ‘polis şiddeti’ videolarından birkaç örnek vereceğim: 

31 Mayıs günü İstanbul Taksim’de 4 polis bir genci köşeye sıkıştırıp öldüresiye dövmüş. Beyaz gömlekli, sakallı bir sivil polis o kadar hırslanmıştı ki sanırsınız Stallone’nin canlandırdığı boksör Rocky. Kroşeler kesmiyor, eylemci gence kikboks yapar gibi akrobatik tekmeler atıyor. Bu arada başka polisler de gazetecilere hücum ediyor: “Çekmeyin u..”

Bodrum’da 2 Haziran günü elleri sopalı, coplu, üniformalı ve sivil polislerden oluşan bir grup; yakaladıkları herkesi bir güzel pataklamış. Görüntülerde “Direnme ulan” naralarıyla “Direnmiyorum abi” yakarmaları, yumruk ve tekme sesleriyle birlikte yankılanıyor. 

İzmir sahilindeki olayı anlatmama gerek yok. 3 Çevik Kuvvet polisinin sahildeki gençleri copla dövdüğü, saçlarını yolduğu o ünlü görüntüler. 

Yine İzmir’de elleri sopalı sivillerin “Karımın yanında yapmayın” diyen vatandaşa uyguladığı şiddetin sesi kulaklardan silinmiyor. 

Antalya’da üç gencin otoparkta yediği dayağı da hatırlarsınız. Mağdurlardan biri polis çocuğu çıktı üstelik. 

Polis şiddetinden gazeteciler de bolca nasibini aldı. Ahmet Şık başta, birçok gazeteci doğrudan hedef alındı, yaralandı. Biri vardı ki bütün Türkiye’nin önünde yerlerde sürüklenerek, tekmelenerek gözaltına alındı. İMC muhabiri Gökhan Biçici serbest kaldığında kaşı açılmış, gözü morarmış haldeydi. 


Son bir-iki günde izlediğimiz başka bir görüntü de mağdur vatandaş Murat Dilberoğlu’na aitti. Polislerin apartman arasında bir grup vatandaşı nasıl dövdüğü bütün çıplaklığıyla güvenlik kamerasına kaydolmuştu. 


Abdullah Cömert’in, Ethem Sarısülük’ün ölümleri ise polis destanının en travmatik izleriydi. Abdullah Cömert, kafasına gelen ‘sert cismin’, Ethem Sarısülük ise A.Ş. isimli polisin silahından çıkan 9 mm’lik kurşunun kurbanı olmuştu. 


Bırakın kanıtı olmayan iddiaları, kameraya takılmış şiddet uygulamalarının bile tamamını burada sıralamak imkânsız. Ancak, gerek kaba dayak gerek ölümle sonuçlanan fiiller gerek (son olaylarda hastane, otel lobileri de dahil) ‘orantısız’ gaz kullanımı, geçmişteki olaylarda da sıkça yaşanmış, bir şekilde AİHM’ye taşınmış. AİHM de bu tür olayları ‘benzer davalar’ kategorisinde görmüş: ‘İşkence yasağının ihlali’ ve ‘Yaşam hakkı ihlali’. AİHM, kararlarının dayandığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) konuyla ilgili iki kritik maddesi şöyle: 


Madde 2 (Yaşam hakkı): Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez. 

Madde 3 (İşkence yasağı): Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz. 

Faturayı mağdurlar ödeyecek 

Unutmamak lazım; bu olaylar mağdurlar tarafından AİHM’ye taşındığında, karşıdaki muhatap, birey olarak o polisler değil devlet olacak. AİHM, olayları ‘devletin hukuk dışına çıkıp çıkmadığı’ açısından değerlendirecek. Müdahale yöntemlerinin planlanma aşamasından kademelerine, sıralamasına kadar her ayrıntıyı didik didik edecek. Bağımsız denetim olmadığından ‘meslektaş dayanışması’ içinde, birçoğunun üstü örtülen ihlalleri tek tek inceleyecek. Bununla da yetinmeyecek, Türk yargısının mağdurların açtığı davalarda sanık güvenlik personeliyle ilgili verdiği kararları da gözden geçirecek.
Örneğin Ethem Sarısülük’ün ölümüyle ilgili davada, polisin ‘meşru müdafaa’ ortamında ateş açtığı iddiasını, çok daha farklı bir bakış açısıyla ele alacak. Polis A.Ş’nin o tür bir olaya müdahale için görevlendirildiği bir sırada gerçek mermi taşıyor olması, Ethem Sarısülük’ün silahsız ve uzakta olması bile AİHM’nin ihlal kararı için yeterli olacak belki de.
Polis memurlarının “Elim kaydı”, “Kendimden geçmişim, hatırlamıyorum” gibi savunmaları AİHM nezdinde Türkiye’yi kurtarmayacak ve uluslararası mahkeme 100 bin euroyu bulacak tazminat kararlarına imza atacak. Belki de en geç 5 yıl içinde biz, vergi mükellefi vatandaşlar olarak, ‘polis destanı’nın faturalarını ödemeye başlayacağız.
Nereden mi biliyorum? Bugün barış umudunun yeşerdiği, kalıcılaşmasını umduğumuz o topraklarda yapılan benzer müdahaleler nedeniyle AİHM’nin kestiği faturalardan...