Proaktif dış politika ilacını buldu

"Monşerler Türkiye'nin yeni proaktif dış politikasına ayak uyduramıyor..."
Proaktif dış politika ilacını buldu

Bu sözleri hükümet kanadından çok işittim ve AK Parti hükümetinin ilk yıllarında da çok hak verdim. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin zirve yaptığı günlerde, komşularla ilişkiler normalleşirken, son derece somut karşılığı olan bir tespitti. 2004’te Kıbrıs sorununun çözümü için ‘kazan-kazan’ yaklaşımı benimsendiğinde, Annan Planı için yapılan referandumda Ankara ‘evet’i desteklerken Dışişleri’ne rağmen adımlar atılmıştı. Aynı şekilde Ermenistan ile normalleşirken, PKK’yı destekliyor diye öcü gibi algılanıp yansıtılan Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle yeniden diyalog kurulurken, Irak ve Suriye gibi komşularla ortak bakanlar kurulu toplantılarına başlanırken, Türkiye, İsrail-Suriye, Pakistan-Afganistan, gibi aracılık faaliyetlerine hız vermişken, ‘hariciye statükosu’ ayak uydurmakta zorlanıyordu. İşte o yıllarda Başbakan Tayyip Erdoğan diplomatların bir bölümünü ‘monşerler’ diye nitelendirdi ve diplomasi ile ilgili çıkışlarında bu ifadeyi çok sık kullandı. 

‘Dayanışma’ ve ‘onur’ siyaseti
2007’den itibaren, AK Parti’nin kalfalık dönemi başladı. “Türkiye, dış politikası nedeniyle ‘eksen kayması’ mı yaşıyor” sorusu eşliğinde, ‘doğu yakası’ ile ilişkiler zirve yaparken, ‘batı yakası’ ile sıkıntılı günler de başlıyordu. Türkiye’nin İran için BM Güvenlik Konseyi’nde 40 yıllık müttefiklerinden ayrı düşmesi, Beşar Esad’a yönelik Batı’dan gelen sert eleştirileri göğüslemesi, Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi ile ilişkileri geliştirmesi, Sudan Devlet Başkanı ‘soykırım suçu zanlısı’ Ömer El Beşir’i el üstünde tutması, ABD’nin ‘terör örgütü’ olarak gördüğü Hamas’ı Ankara’da ağırlamaya başlaması; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail’in Gazze saldırısının sürdüğü günlerde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e ‘one minute’ çekmesi gibi reel politiği büyük ölçüde reddeden, ‘mazlumlarla dayanışma’ya ve ‘onurlu duruş’a dayalı gelişmeler, Türkiye’yi başta Arap sokağı olmak üzere bütün İslam coğrafyasında ‘lider ülke’ konumuna getirmişti. 2011’de yapılan seçimlerden sonra AK Parti her konuda olduğu gibi dış politikada da ‘ustalık dönemi’ başlattı. Arap sokağında başlayan ayaklanmaların, Türkiye’nin liderliğini pekiştireceği düşüncesi öne çıktı, Arap Baharı’na paralel bir şekilde, proaktif dış politika anlayışıyla Afrika açılımı başladı. 2002 yılında dış temsilcilik sayısı 163 iken, 2013 yılında bu sayı 219’a yükseldi. 2002’de 93 büyükelçilik ve 58 başkonsolosluk varken, 2013 yılında bu sayı 129 büyükelçiliğe ve 78 başkonsolosluğa çıktı.
Son durum analizi
Peki, ‘Hariciye’nin bu kadar büyümesi, AK Parti hükümetinin proaktif politikaları, Müslüman dünyasının ve Arap sokağının Erdoğan hayranlığı, Türkiye’yi ‘lider ülke’ konumunda tutmaya, Türkiye’yi bölgesel güç yapmaya yetti mi? Bazı örnekler vereyim, buna siz karar verin:
- Fas’la ilişkiler Fas’taki iç politik gelişmeler kadar karmaşık. Fas Kralı, ülkesini ziyaret eden Başbakan Erdoğan’la görüşmedi.
- Mısır’da ordu, ABD’nin desteğini de arkasına alarak kanlı bir darbe yaptı. Türkiye’nin yeni Mısır yönetimi ile asgari düzeyde de olsa diyaloğu yok.
- İsrail ile normalleşme girişimleri Türkiye’nin koşulları nedeniyle beklenen hızla ilerlemiyor, hatta İsrail kanadının iddiasına göre tıkandı.
- Filistin’de Hamas ile El Fetih’i birleştirme çabaları başarılı olmadığı gibi, Hamas ve El Fetih kendi içinde de bölünerek işi iyice çıkmaza soktu.
- Suriye’de durum malum. Esad’sız bir Suriye herkesin arzusu ama pek yakın görünmüyor.
- Türkiye’nin Suriye konusundaki vazgeçilmez müttefikleri Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri Mısır konusunda Ankara ile 180 derece ters düştü.
- Irak yönetimi ile sıkıntı had safhada. Türkiye Mesud Barzani ile ilişkileri zirveye çıkarmışken Barzani, Bağdat’a göz kırptı. Barzani’nin Irak’ın bütünüyle ilgili daha üst düzey görevler için Maliki ile anlaşması, Türkiye’nin Kuzey Irak planlarını da altüst edebilir.
- İran’a uygulanan ambargo Türkiye’yi doğrudan vuruyor. İran’ın Suriye’ye desteği de tuz biber oluyor. Umut, İran’ın ‘ılımlı’ yeni liderinin atacağı adımlarda.
- Ermenistan ile normalleşme rafa kalktı.
- AB ile ilişkiler demokratikleşme tartışmaları ekseninde kötüleşti. AB’nin 22. faslı açıp açmayacağı netleşmiş değil.
- Türkiye ile ‘model ortaklık’ kurmakla övünen ABD yönetimi, düşünce özgürlüğü konusundaki eleştirel tavrını diplomatik nezaket dışına çıkarak yansıtmaya başladı. 

Transfer dönemi başlıyor
Diplomatlar, 2002-2007 arasında ‘liberal değişimlere ayak uyduramamakla’, 2007-2011 arasında ise “Türkiye’yi Arap sokağında ve İslam âleminde ‘lider ülke’ konumuna getiren gelişmelere destek vermemekle” suçlanıyordu. ‘Reel politik’ kaygılarla yaptıkları öneriler, ‘statükoculuk’, ‘Monşerlik’ gibi etiketler kullanılarak reddediliyordu. 2011’den sonra da durum değişmedi. Dışişleri’ndeki dönüşümün ana dinamiği bu oldu. Artık ‘Kariyer diplomat’ kavramı, olumsuzluk gibi yansıtılıyor.
Bu yaklaşım, geçen hafta bir gece yarısı TBMM’ye sunulan ve AK Parti oylarıyla kabul edilen bir önerge ile taçlandırıldı. Artık, dışarıdan büyükelçi ve daimi temsilci olarak atananlar Ankara’ya döndüklerinde Hariciye’de meslek mensubu olanlarla aynı haklara sahip olacak. Bugüne dek AK Parti hükümeti 11 kişiyi dışarıdan büyükelçi, daimi temsilcisi atamıştı. Bu isimlerin en dikkat çekicisi eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’dı. Özcan’ı hatırlarsınız; YÖK Başkanlığı döneminde siyasi iradenin hiçbir arzusuna itiraz etmeden yükseköğrenim sistemindeki ‘dönüşüm’ün en ateşli savunucusu olmuştu. Yeni yasal değişikliğe göre Özcan ya da dışarıdan atanan diğer 10 büyükelçi, Ankara’ya döndüklerinde Dışişleri Bakanlığı merkez teşkilatında müsteşarlık dahil birçok üst düzey göreve atanabilecek. Diğer taraftan Dışişleri’nde yönetici yapılmak istenen bürokratlar birkaç aylığına büyükelçi olarak dış görevlere atanıp, ardından merkeze dönebilecek.
Kariyer diplomatların, hayli fazla tepkisini çeken bu düzenleme, bakalım proaktif dış politikanın ilacı olacak mı?