Sorun, 'Meraklı Devlet'

MİT'in birimlerinde hayli fazla 'kişisel' bilgi var. Devletin gizli servisindeki dar bir grup içinde dolaşımda olan bilgilerin bile dışarı sızdığı bir ortamda, kişisel bilgileri arşivlerde uzun süre saklamak sakıncalı.
Sorun, 'Meraklı Devlet'

‘Gizli belge’ polemiği sürüyor. Geçen hafta polemiğin konusu olan belge ve bilgilerin peşine düştüm. Sordum soruşturdum ve şu kanaate vardım: 2004’te alınan MGK kararına ilişkin olan metin, imzası, şekli, yansıttığı ‘devlet ruhu’ ile yüzde yüz bir belge. İkinci metin ise henüz ‘belge’ olamamış ama eli kulağında. Biraz ete kemiğe büründüğünde o da belge olacak ve bazı insanların hayatının gidişatını etkileyecek. MGK Belgesi’nin içeriğine ilişkin tartışmalar var, ama belgenin niteliği konusunda tam bir konsensüs var. O nedenle üzerinde fazla durmaya gerek yok. Ancak AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “MİT’ten sızdı” dediği metinlerin ne olduğunu, ne anlama geldiğini anlamam için detaylı bilgilere ihtiyaç var.


‘BELGE’ Mİ ‘BİLGİ’ Mİ?

Söz konusu metinlere Taraf gazetesi ‘belge’, hükümet ise ‘bilgi’ diyor. Hangisi doğru? Uluslararası diplomasi ve bürokrasi terminolojisine bakalım:

Bir metnin ‘belge’ olarak anılabilmesi için gerekli onay süreçlerini tamamlamış olması ve muhatabına sunulacak hale gelmesi gerekiyor. Bu süreçleri tamamlamayan hazırlık metinlerine diplomaside ‘non-paper’ deniliyor.

Bu tür metinler bazen gerekli onay süreçlerini tamamlayamıyor ve imha ediliyor. Yani hiç bir zaman ‘paper’ haline gelemiyorlar. Eski Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ’un deyişiyle ‘kâğıt parçası’ olarak kalıyorlar. Ancak, konuyla ilgili bütün görevliler bir mutabakata varırsa ve onay süreçleri tamamlanırsa, söz konusu metinler bir ‘muhataba’ iletilmek üzere ‘belge’ye dönüşüyor.

Taraf gazetesinde yayımlanan metinlere bakılırsa henüz ‘bilgi’ aşamasında oldukları anlaşılıyor.

Ancak Türkiye’nin bürokrasi tarihine bakıldığında, bu tür bilgilerin, insanların hayatlarını karartan belgelere dönüştüğüne dair yüzlerce örnek bulunabilir.


SORUN ‘GÜVENLİK SORUŞTURMALARI’

Türkiye’de, ilgili ilgisiz birçok kamu görevine getirilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ‘güvenlik soruşturması’ndan geçiyor. Üstelik bu görev de MİT’e verilmiş. Belki abartılı bulabilirsiniz ama MİT’in yaptığı güvenlik soruşturma sayısı 450 bin civarında.

Yani ‘vatandaş x’, bir rektör, kaymakam ya da diplomat adayı olduğunda, bırakın o kadar ileri yaşları, öğrenci olarak GATA’ya ya da harp okuluna kaydolmak için başvurduğunda bu soruşturmanın doğal hedefi haline geliyor. Sadece kendisinin değil, bütün ailesinin geçmişine bakılıyor. Babasından, kardeşinden, eşinden, hatta memleketinden detaylar soruşturma metninde yer alıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, başbakanlık yaparken, bu soruşturmaların içindeki gereksiz detaylardan o kadar çok rahatsız olmuştu ki göreve gelir gelmez yaptığı ilk iş MİT’e “Artık bu soruşturma dosyalarında yakınlara ilişkin ilgisiz bilgilere yer verilmesin” diye talimat göndermek olmuştu.

Peki MİT bu alışkanlığı bıraktı mı? Müsteşar Hakan Fidan, sadece dış istihbaratla uğraşan bir istihbarat örgütü yaratmaya çalışsa da hayır. MİT, bu tür soruşturmalarda hâlâ arşivini ve konu komşudan bilgi toplama yöntemini bırakmadı. Haliyle de soruşturma belgelerinde vatandaşların ilgisiz eğilimleri, bilgileri de yer almayı sürdürüyor.


MUHBİR VATANDAŞ DA GÖREVDE

MİT, güvenlik soruşturmaları dışında sadece kendi güvenlik değerlendirmelerine göre ‘hedef’ olarak belirlediği kişilerle ilgili istihbarat çalışması yapmıyor, aynı zamanda muhbir vatandaşlardan gelen iddialara da bakıyor. İpe sapa gelmeyenleri ayıklıyordur elbet. Ancak birçoğunu ileride ‘MİT’e ihbar edilmiş ama ciddiye alınmamış’ durumu yaşanmasın diye değerlendiriyor. Arşivine bakıyor. İddianın ciddiyetine göre arazide araştırma yapıyor. İhbarın asılsız olduğu ortaya çıkana dek de birçok bilgi topluyor.


İMHA VE ‘DAR ÇERÇEVE’ ŞART

Haliyle de MİT’in birimlerinde dolaşımda olan hayli fazla ‘kişisel’ bilgi var. Bu bilgilerin birçoğu belgelere girmiyor olabilir. Ancak son örnekte olduğu gibi devletin gizli servisindeki dar bir grup içinde dolaşımda olan bilgilerin bile dışarı sızdığı bir ortamda, bu kişisel bilgileri arşivlerde uzun süre saklamak son derece sakıncalı. Diğer taraftan devletin aldığı her eleman için, ‘suçun kişiselliği’ ilkesinden yola çıkarak ‘adli sicil kaydı’ ile yetinmemesi, eşleri, kardeşleri, çocukları araştırma alışkanlığından vazgeçmemesi de bu tür sonuçları doğuruyor.