Türkiye'nin Suriye siyaseti: Başarı mı iflas mı?

Türkiye, ödediği bedellerin ardından, Washington ziyaretinde ABD'nin frekansına geçerek 'barışçıl çözüm' alternatifinin denenmesini kabul etti.
Türkiye'nin Suriye siyaseti: Başarı mı iflas mı?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Washington’da Obama ile görüşmesinin üzerinden bugün itibariyle tam 10 gün geçti. Bu süre, hem görüşmelerde varılan ‘mutabakat’(lar)ın içeriğini hem Türkiye’nin Suriye politikasının eğrilerini, doğrularını göstermesi açısından önemliydi. Şimdi bu mutabakatların ve Türkiye’nin Suriye siyasetinin yanlışlarına ve doğrularına bakmanın tam zamanı... 

Daha önce de yazmıştım. Washington’da iki heyet yaklaşık 8 saat görüşmeler yaptı ve bu görüşmelerin 5 saatinde Başkan Barack Obama da yer aldı. Bu görüşmelerin sonunda kritik konularda ortak noktalarda buluşuldu. Hepsini sıralamaya bu sayfa yetmez. O yüzden, sadece, Suriye mutabakatına ve Türkiye’nin Suriye politikasındaki değişime mercek tutmak niyetindeyim: 

Senkron hangi frekansta?
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, önceki gün İstanbul’da bir grup gazeteciyle konuşurken “Washington ziyaretiyle, ABD ve Türkiye arasında Suriye politikasında senkronizasyon sağlanmıştır” demiş. Doğru bir tespit. Washington’da hem Türkiyeli hem ABD’li yetkililerle yaptığımız görüşmelerden ben de aynı sonucu çıkarmıştım. Peki iki ülkenin Suriye siyaseti hangi frekansta senkronize oldu? Yine yaptığım görüşmelerden yola çıkarak bu soruya özetle şu yanıtı verebilirim:
“Esad yönetiminin temsilcileri ile muhaliflerin temsilcileri Cenevre’de bir konferansta buluşacak ve bu konferanstan bir ateşkes kararı ile geçiş hükümeti çıkarılmaya çalışılacak. Esad tarafı bu süreçte masadan kaçarsa Rusya Güvenlik Konseyi’nde yaptırım kararlarına destek olmaya zorlanacak. Cenevre süreci devam ederken de Suriyeli mültecilere doğrudan insani yardımların arttırılması sağlanacak, Suriye muhalefetine el altından silah ve mühimmat desteği verilmeye devam edilecek. Al Nusra gibi uluslararası bağlantılı ‘terör’ gruplarının daha da güçlenmemesi için gerekli tedbirler alınacak.” 

Türkiye’nin frekansı neydi?
Türkiye’nin Suriye siyasetinin iki ayağı vardı. Mülteciler konusunda ‘açık kapı’, Esad’a karşı savaşan gruplar konusunda ise ‘açık diplomatik, askeri, siyasi, ekonomik destek’ stratejisi izleniyordu. 

* Sığınmacılara yönelik ‘açık kapı’ siyaseti son derece insani ve takdire şayandı. Büyük bedellere mal olan bu siyasette, yalnız kalmasına karşın ısrar etmesi, AK Parti hükümeti açısından ahlaki ve vicdani açıdan bir başarı öyküsüdür. 

* Ancak, Esad’ın devrilmesi konusunda, ahlaki ve vicdani açıdan tutarlı bir siyaset izlense de reel politik açısından hiçbir hedefe ulaşılamadı. 

* Birincisi, Esad’ın ne kadar dayanabileceği ve neler yapabileceği konusunda ‘hesap hatası’ yapıldı. Esad’la daha önce saatlerce baş başa görüşen, bir zamanlar ilişkileri ‘yakın dostluk’ mertebesine çıkaran Bakan Davutoğlu’nun önceki gün gazetecilere “Esad’ın bu kadar gaddarlaşacağını öngöremedik” demesi başlı başına bir itiraf. Oysa Esad’ın gaddarlığı, AK Parti hükümeti ile ilişkilerde ikinci baharın yaşandığı dönemde zaten biliniyordu ve Batı’nın bu gaddarlık potansiyeli karşısında harekete geçme çağrıları en çok Türkiye bariyerine takılıyordu. Aynı gaddarlık, kısa sürede camide namaz kılan vatandaşlarına ağır silahlarla saldırı emri verildiğinde, Türk jeti düşürüldüğünde, Akçakale’de sivil yerleşim yerine havan topu atıldığında, Cilvegözü’nde bomba patlatıldığında da gün yüzüne çıkıyordu... 

* İkincisi, Türkiye, Esad’ın yalnız kaldığı ve Batı ittifakının güçlü darbeleriyle kısa sürede tökezleyeceği konusunda da hesap hatası yaptı. Ankara’da Esad destekçilerinin ‘manevi desteğin’ ötesine geçmeyeceği, Türkiye’nin ve ABD’nin öncülük edeceği Batılıların ise tek yumruk olup Esad’a darbe indireceği beklentisi hâkimdi. Oysa, Batı ile nükleer pazarlıklarda her defasında Türkiye kalkanının arkasına saklanan İran, Esad’a askeri ve ekonomik destek konusunda son derece cömert çıktı. Türkiye’de Rusya’nın verdiği siyasi destek ‘Moskova’nın Suriye’deki bir üssü koruma kaygısı’ olarak küçümsendi ama bugün görüyoruz ki Moskova bir üs telaşının ötesinde bir strateji izliyor, Esad’a destekten çok, Batı ittifakına kafa tutuyordu. Bunun karşısında ise Esad’a darbeler indirmek bir yana, her şeyi ağırdan alan, muhalif örgütlenmelerini bir türlü beğenmeyen, insani yardım vaad etmenin ötesine geçemeyen bir ABD ve Batı ittifakı mevcuttu. 

* Üçüncüsü, Suriye Ulusal Konseyi, Özgür Suriye Ordusu ve Esad’a karşı silahlı mücadele veren diğer gruplara ‘sonsuz güven’ duyması da Ankara’nın başına hep dert açtı. Türk diplomasisi, Batılıların El Nusra Tugayları ile ilgili endişelerine ve eleştirilerine sürekli göğüs gerdi. Hatay başta olmak üzere sınır bölgelerinde, denetimsizlik riski büyük olduğu halde, bu gruplara özel bir ‘geçiş üstünlüğü’ ve ‘ayrıcalık’ tanındı. Reyhanlı saldırısında gördük ki bu ayrıcalık ve denetimsizlik o kadar ileri noktalara gitmişti ki her türlü gizli servis, yasadışı örgüt, hatta Esad’ın adamları ‘Suriye muhalefeti’ kılığına girerek Türkiye’yi uğrak yerine dönüştürmüş. 

Cenevre ilaç olur mu?
Uzun lafın kısası, Türkiye, ödediği ağır bedellerin ardından, Washington ziyaretinde ABD’nin frekansına geçerek ‘barışçıl çözüm’ alternatifinin denenmesini kabul etti. Varılan mutabakat, ABD’nin başından beri izlediği, Ankara’nın ‘ipe un sermek, her gün yeni ölümlere yol vermek’ olarak nitelediği ‘ağır-aksak ve alttan alan’ Suriye siyasetinin ta kendisiydi. Gelinen noktanın ‘başarı’ mı ‘iflas’ mı olduğuna elbette tarih karar verecek. Biz “Cenevre’den barış çıkar mı” diye beklerken kaç Suriyeli daha canıyla bedel ödeyecek? Türkiye-Suriye sınırından daha kaç bombalı araç geçecek? Akçakale kaç kere daha havan mermilerinin ‘yanlış adresi’ olacak? Konferansın bittiği gün Reyhanlı’daki bir Suriyeli sığınmacının, kendini güvende hissedip evine dönmesini sağlayacak bir barış çıkacak mı?