Kürt hareketinin göremediği

Uluslararası kamuoyu açısından ne devlet 90'lardaki kadar zalim ne Kürtler o dönemdeki kadar mağdur.

1990’lar, Kürt meselesinin yakın tarihinde belirleyicidir. Bugün BDP ile temsil edilen Kürt siyasi hareketinin oluşumu, bir silahlı direniş hareketi olarak PKK’nın devlet karşısında güçlenmesi ve Kürtlerin nezdinde meşrulaşması, bunun hem nedeni hem sonucu olarak devletin hukukun dışına çıkarak Kürtlere karşı tahayyülleri zorlayan suçlar işlemesi, 1990’ları milat kılan başlıca unsurlardır. Bu süreçte, Kürtlerin AİHM’de açtıkları davalar ve uluslararası örgütlerde yaptıkları savunuculuk faaliyetleriyle dünya kamuoyunun dikkatini OHAL bölgesindeki ağır hak ihlallerine çekmeyi başarmış olmaları da doksanları özel kılan bir diğer etken. Aynı dönemde, 12 Eylül’den ve OHAL rejiminden kaçarak Avrupa’ya sığınan Kürt mültecilerin Avrupa hükümetleri ve kurumları nezdinde yaptıkları protesto ve kampanyalar, Kürt meselesinin ulus aşırı boyut kazanmasını sağlamıştır.
Kısacası, 90’lar, genel olarak Kürtler, özel olarak da bugün BDP ve PKK ile temsil edilen siyasi hareket için özel bir dönemdir. O süreçte Kürtlerin hem Türkiye’de hem yurtdışında yaptıkları siyasetin temelinde hukuk, özel olarak da uluslararası hukuk yatıyordu. Bu, aslında, bir tercihten ziyade zaruretti. Devletin bütün kurumları Kürtlere karşı öylesi bir topyekûn saldırı ve baskı içerisindeydi, işlenen hak ihlalleri öylesine ağır ve sistematikti ki bu hukuksuzluğa ve zulme dikkat çekmek başlı başına bir siyaset yapma biçimiydi. Uluslararası hukuk üzerinden mobilize olmak, yaşamsal bir anlam da taşıyordu. Zira faili meçhullerin, kayıpların, işkencenin önüne geçmenin tek yolu, uluslararası kamuoyunu hak ihlalleri üzerinden ayağa kaldırmaktı.
O dönemde Türkiye devletinin hiç kimseyi ikna edemeyecek denli irrasyonel bir inkâr politikası benimsemiş ve Avrupa kurumları ile köprüleri atma noktasına gelmiş olması, Kürtlerin uluslararası kamuoyunu muhatap alarak ve insan hakları hukukunu kullanarak siyaset yapmasını zaruri, mümkün ve meşru kıldı. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası hukuku korumakla yükümlü uluslararası örgütler açısından Türkiye devletini Kürt politikaları üzerinden kınamak ve zorlamak, zor olmadığı gibi doğaldı da. Kısacası, 1990’larda Kürtlerin mazlumluğu gibi Türkiye devletinin zalimliği de şüphe götürmediği için dünya kamuoyunun Kürtlerin yanında yer alması hukuken meşru olduğu ölçüde siyaseten de risksizdi.
Oysa bugün durum çok farklı... 90’lardan bu yana geçen süre içerisinde hem Türkiye’de hem dünyada çok şey değişti. Türkiye’de AB sürecinin başlamış olması ve başta ordu ve yargı olmak üzere Kürtlere karşı hak ihlallerini işlemiş ve/ya görmezden gelerek desteklemiş olan devletin vesayetçi kurumlarıyla mücadele eden bir partinin iktidarda olması, 90’ların sistematik, kitlesel ve ağır hak ihlallerinin büyük ölçüde son bulmasını sağladı. Bugün artık Kürtlerin yaşadığı coğrafyada birkaç yıl içerisinde binlerce köyün boşaltılarak bir milyondan fazla insanın göçe zorlandığı, JİTEM’in güpegündüz sivilleri kaçırıp infaz ettiği, binlerce insanın kaybedildiği, karakollarda kitlesel ve sistematik işkencelerin yapıldığı günler sona ermiş bulunuyor.
Kuşkusuz, Türkiye’nin genelinde olduğu gibi bölgede de işkence sona ermiş değil, Kürtlerin dil ve kültürlerine getirilen yasakların pek çoğu hâlâ ceza yasalarında mevcut ve en önemlisi Kürtlerin siyaset yapmaları önünde yapısal engeller mevcut. Ancak uluslararası kamuoyu açısından ne devlet 90’lardaki kadar zalim ne Kürtler o dönemdeki kadar mağdur. Bugün başta Avrupa kurumları olmak üzere uluslararası örgütlerin Kürt meselesinde kategorik olarak Kürtlerin yanında ve Türkiye devletinin karşısında yer almasını beklemenin ‘gerçekçi’ olmadığını görmek gerekiyor. Ve uluslararası hukuk üzerinden siyaset yapmanın, Kürt siyasi hareketi açısından artık eskisi kadar anlamlı ve akılcı olmadığını...
Ancak geçen günlerde, DTK’nın demokratik özerklik ilan ederken uluslararası kurumlara bu özerkliği tanımaları çağrısında bulunması, Kürt siyasi hareketinin bu yeni durumu yeterince tahlil etmemiş ve/ya kabullenmemiş olduğunu gösteriyor.

.