Kürt meselesi ve medyada çoğulculuk

Genel okuyucuya hitap eden ana akım medyaya baktığımızda pek de çoğulcu olmayan bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Yeni anayasanın gerekliliğine dair dile getirilen bir görüş, mevcut metnin Türkiye’nin çoğulcu yapısını yansıtmayışı. Gerçekten de Türkçeyi devletin dili olarak benimseyen, diğer dillerde eğitimi yasaklayan, Sünni Hanefi İslam’ı yaymayı görev edinmiş Diyanet’e anayasal statü veren, ortaokul ve lisede din dersi eğitimini zorunlu kılan 1982 Anayasası, toplumun çoğulcu demografik yapısıyla bağdaşmıyor. Atatürkçülüğün bir devlet ideolojisi olarak benimsenmesi de toplumdaki düşünsel farklılıkların üstünü örterek, muhalif düşüncenin kamusal alanda savunulmasını güçleştiriyor.
Öte yandan, bu temsil zafiyeti anayasa ile sınırlı değil. Bugün, Türkiye’nin düşünce hayatına yön veren, kamuoyunun gündemini büyük ölçüde belirleyen akademi ve ana akım medya, gerek içerisindeki insanların etnik kökeni, mezhebi, cinsiyeti, gerekse bu insanların savundukları siyasi pozisyonlar açısından toplumun çoğulcu yapısını yansıtmıyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, ülkenin düşünsel hayatına yön verenler, siyaseten resmi ideolojiye yakın duran, sınıfsal olarak ayrıcalıklı bir konuma sahip, devletin makbul addettiği kimliğe mensup insanlar olmuştur. Bu insanların etnik kimlikleri, yaşam tarzları, mezhepleri, dini inançları ve siyasi fikirleri, toplumun demografik ve düşünsel çoğulcuğuyla bağdaşmayacak denli tekil olmuştur.
Bu durum, Avrupa Birliği sürecinde değişmeye başladı. Uzun zamandır sadece iktidardan değil, sivil oluşumlardan da dışlanmış olan Sünni dindarlar, nihayet, siyaset yapmak ve fikir üretmekle kalmayıp ülkenin düşünsel hayatına da yön vermeye başladılar. Bu, kuşkusuz, demokratikleşme ve çoğulculuk açısından önemli bir kazanım. Bugün, başta başörtülü kadınlar olmak üzere Sünnilere yönelik ayrımcılıklar devam ediyor olsa da bu kesimin akademide, ana akım medyada, siyasette ve sivil toplumdaki fiziksel varlığı ve düşünsel etkisi, eskisiyle kıyaslanamayacak denli artmış durumda.
Buna rağmen, topluma yön veren kurumların ülkenin çoğulcu yapısını yansıttığını söylemek hâlâ mümkün değil. Dışarıda bırakılmaya devam eden gruplardan Kürtlerin medyadaki fiziksel ve düşünsel temsiline bakmak, bu saptamayı açmak için bir fırsat sunuyor. 1990’lardan bu yana, her türlü devlet baskısına rağmen ayakta kalmayı başarmış bir Kürt medyası olduğu aşikâr. Öte yandan, Kürt meselesini ele almak üzere Kürtler tarafından kurulan ve büyük ölçüde Kürtler tarafından takip edilen bu kuruluşların Türkiye’nin siyasi ve düşünsel gündemine etkileri son derece sınırlı.
Genel okuyucuya hitap eden ana akım medyaya baktığımızda ise pek de çoğulcu olmayan bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu medya kuruluşlarının yönetici, editöryel ve yazar kadrosunda, Kürt meselesinde resmi ideolojiye muhalif görüşleri savunan –ve sayıları son derece az olan- kişilerin arasında Kürt kimliğine mensup olanların sayısı kaçtır acaba? Bu sayı, Kürtlerin nüfustaki oranlarını yansıtacak denli olmasa da asgari temsili meşruiyeti sağlayacak denli yüksek olsaydı, Kürt meselesinde çözüme daha yakın olur muyduk? Ana akım medya, bugün manşetten verdiği faili meçhul cinayetlere, bu ihlallerin meydana geldiği 1990’larda gözünü kulağını kapatmış olmasaydı, JİTEM’den bugün yaptığı gibi o dönemde hesap sormuş olsaydı, çok daha az insan ölmüş olabilir, savaş çok daha önce sona ermiş olabilir miydi? Bu bilinçli duyarsızlıkta, ana akım medyada Kürtlerin sesine yer verilmemiş olmasının da payı olabilir mi?
Bu soruların bir ölçüde spekülatif olduğu düşünülebilir. Şöyle soralım o halde: Geçmişte ve bugün, medyanın yönetici, editöryel ve yazar kadrosunda Kürtler fiziksel ve düşünsel olarak daha fazla temsil edilmiş olsaydı, daha çoğulcu bir medyamız olmaz mıydı? Ve anayasada olduğu gibi, daha fazla çoğulculuk, daha fazla demokrasi ve meşruiyet getirmez miydi?