Makamın gereği

Bir hukuk devletinde yetkililerden beklenen, üzülmeleri değil, suç işleyen güvenlik görevlilerinin yargılanmasını sağlayarak hesap sormalarıdır.

Bu İçişleri Bakanlığı makamı nasıl bir yer? Nasıl oluyor da o makamda oturan her siyasetçi aynı otoriter ve milliyetçi zihniyeti taşıyabiliyor? O makama zaten aslında bu zihniyette olan insanlar mı seçiliyor, yoksa aslında gayet aklıselim, demokrat olmasa da sağduyulu insanlar o koltuğa oturduktan sonra mı dönüşüyor?
Devleti yönetenlerin söylem ve davranışlarının salt bir kişilik meselesi olmadığı, devleti aslında şu veya bu kişinin değil yerleşik bürokratik pratiklerin yönettiği malum. Yine de son yıllarda valilik, bakanlık, başbakanlık görevlerine gelen birçok devlet yetkilisinin kendi kişiliklerini, siyasi tercihlerini, dünya görüşlerini devlet yönetimine yansıttıklarını, bunun da bir iyileşmeye yol açtığını gözlemledik. Diyarbakır’ın eski valisi Efkan Ala, mesela, demokratlığı ve halkla kurduğu iletişimle kentte hâlâ iyi anılır. Kimi bakanlar da başına geçtikleri kurumların politikalarını bir ölçü de olsa iyileştirebilmiştir. Nimet Çubukçu’nun Milli Eğitim Bakanı iken gayrimüslim okullara yönelik hassasiyeti, pratik olarak fazla sonuç vermemiş olsa da devletten bu kadarını bile görmeye alışık olmayan Ermenilerce takdir edilmiştir örneğin.
Ama işte, öncekilerden farklı, bir nebze özgürlükçü, demokrat, cesur bir içişleri bakanımız olamıyor bir türlü. Beşir Atalay, karşısındakini dinleyen, diyalog ve öğrenmeye açık kişiliğiyle insani açıdan bir fark getirdi kuşkusuz, ancak Kürt sorunu başta olmak üzere bakanlığı döneminde İçişleri Bakanlığı’nın demokratikleşmesi yönünde bir ‘açılım’ söz konusu olamadı bir türlü. 

Jandarma ne zaman hatalı?
Yeni İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, makamına oturalı henüz birkaç hafta bile olmamışken inanılması güç açıklamalarda bulundu. En başta tabii, Şahin’in Samsun’un Havza ilçesinde jandarmanın açtığı yaylım ateşi sonucu öldürülen bir çocuk için sarf ettiği sözler var. Bir düğünden evlerine yürüyerek dönmekte olan Gökhan Çetintaş ile ağabeyi Habip Çetintaş, kendilerini PKKlı ‘sanan’ jandarma tarafından ‘dur ihtarına uymadıkları’ gerekçesiyle öldürülmüştü. İki kardeşin PKK’lı olduklarına ve hatta olabileceklerine dair herhangi bir nesnel neden bulunmamasına rağmen. Yüzlerce kurşun yağdırılarak. Karanlıkta...
Kendi yönetimi altında olan bakanlığı daha henüz bu olaya ilişkin soruşturma açmışken, Bakan Şahin ölümde kimin hatalı olduğuna dair fikrini açıklamaktan çekinmedi: “Başta jandarmamız üzüldü, biz üzüldük, Samsun üzüldü. Ama güvenlik hizmetinde güvenlikten sorumlu birimler kadar tüm yurttaşlar olarak bizim de dikkatli olmamızın gerekliliği bir kez daha ortaya çıkıyor. Orada jandarmamız hakikaten sorumsuz ve hesapsız bir eylem, davranış içinde olmuş olsaydı ikinci kişi de ne yazık ki hayatını kaybetmiş olabilirdi.”
Öncelikle ikinci kişinin, yani Habip’in, mucize eseri hayatta kalmış olması, jandarmanın sorumlu ve hesaplı davranışının değil, Habip’in yanında cep telefonu olmasının, kafasının üzerinden kurşunlar geçerken babasını aramayı akıl edebilmesinin ve buna cesaret etmesinin, babanın aradığı polisin jandarmaya ulaşarak durumu bildirmesinin sonucu. Bir çocuğun hukuk dışı ve keyfi biçimde öldürülmesi, bakanın, jandarmanın ‘hesapsız ve sorumsuz’ davrandığına kanaat getirmesine yetmemiş nedense. Kaç insan öldürülünce jandarma hatalı oluyor? 

Zekâmız hafife alınmasa...
‘Yurttaşlar olarak bizim dikkatli olmamız’ ne demek? Yaz gecesi gittiğimiz düğünden yürüyerek geri dönmememiz mi? Bir çocuğun gece karanlığında kendisine ateş edildiğini gördüğünde ve kimin neden ateş ettiğini bilmediğinde, kaçmayıp da ne yapmasını bekliyor Sayın Bakan?
Başta Gökhan’ın ailesi, Samsun halkı üzülmüştür muhakkak. Ama ‘jandarmamız’ın ya da bakanın üzülmesi, başlı başına, bir şey ifade etmez. Hukuk devletinde yetkililerden beklenen, üzülmeleri değil, suç işleyen güvenlik görevlilerinin yargılanmasını sağlayarak hesap sormalarıdır. Polisin ve jandarmanın öldürdükleri her insanın ardından dillerine pelesenk ettikleri “Dur ihtarına uymadı” savunmasını işitmek, meselenin o ihtara ‘uymayan’ sivillerde değil de ihtarı verip vermediği bile meçhul olan ve sadece ‘dur’ diye bağırmanın kurşun yağdırmaya yettiğine inanan güvenlik görevlilerinde olduğunu hiç mi aklına getirmiyor Şahin’in? Sağduyu, vicdan, hukuka bağlılık neden devreye girmiyor? Makamın gereği nedeniyle mi? İnsan hayatını değil devletin onurunu, insan haklarını değil güvenliği, demokrasiyi değil otoriterliği savunan, kollayan içişleri bakanlarını kanıksadık aslında. Ama en azından, zekâ düzeyimiz hafife alınmasa, devletlilerin ince zekâdan ve yaratıcılıktan yoksun açıklamalarını inandırıcı bulmadığımız anlaşılsa artık, ne iyi olur...

.