Özerklik ve muhatapta hata

Kürtlerin kolektif ve kültürel hak taleplerinin muhatabı uluslararası kamuoyu değil, Türkiye toplumu, aracıysa siyasettir.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK), geçen hafta demokratik özerklik ilan ederken, uluslararası kamuoyuna da bu kararlarını ‘tanıma’ çağrısında bulunmuştu. Bir halkın merkezi hükümete yönelik özerklik ilanının diğer ülke hükümetlerince ve/ya uluslararası kurumlarca hukuken tanınabilirliği tartışmaları bir yana, DTK’nın bu kararı uluslararası hukukun sınırlarını ne derece tarttıktan sonra almış olduğu sorusu önem taşıyor.
Kanımca, bu kararın ardında, DTK’nın içinde bulunduğu Kürt siyasi geleneğinin uluslararası insan hakları hukukuna dair yerleşmiş alışkanlıkları ve görece kemikleşmiş bakış açısı yatıyor. Hareketin 1990’larda devlet zulmüne son verebilmek umuduyla son derece etkili ve ısrarcı bir biçimde kullandığı Avrupa insan hakları rejimi başta olmak üzere uluslararası insan hakları mekanizmaları, o dönemde Kürtlerin derdine çare olabilmişti gerçekten de. Bunda Kürtlerin haklılığı, uğradıkları zulmün şüphe götürmezliği ve Kürt siyasi hareketinin olağanüstü örgütlenme başarısı olduğu kadar, o dönemde Kürtlerin temel sorun ve taleplerinin uluslararası insan hakları hukukunda karşılığının olmasının da payı vardı.
Devletin askeri ve sivil birimleri ve yetkilileriyle Kürt sivillere yönelik yaptığı sistematik işkenceler, infazlar, köy boşaltmalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiği şüphe götürmezdi. Nitekim o dönemde Kürtler, AİHM’de açtıkları davaların hepsini kazandılar. Zaten, ileri sürdükleri ihlallerin niteliği göz önüne alındığında kazanmamaları düşünülemezdi.
Ancak o günden bu güne, Kürt sorunu gibi Kürtlerin siyasi ve hukuki taleplerinin niteliği de büyük ölçüde değişti. Devlet, Kürt siyasi hareketinin verdiği mücadele ile uluslararası kamuoyunun zorlaması sonucunda, kerhen de olsa, Kürtlerin ve Kürt meselesinin varlığını hukuken ve fiilen tanımış durumda. AK Parti hükümetinin AB sürecinde attığı adımlar ile başlattığı ‘açılım’ Kürtlerin temel taleplerini karşılamaktan uzak da olsa, devletin eskiye oranla epey yol aldığını kabul etmek gerekiyor. Öte yandan, KCK tutuklamaları, yüzde 10 barajı ve YSK vetosu gibi uygulamalarla Kürtlerin siyaset yapmalarının önünün alınmaya çalışılması, devletin Kürtlere yönelik adaletsiz ve ayrımcı tutumunun sona ermediğini, sadece şekil değiştirdiğini gösteriyor.
90’lardan bu yana geçen zaman içinde değişen tek şey, devletin politikaları değil kuşkusuz. Kürt siyasi hareketinin talepleri de değişti, daha doğrusu genişledi. Kürtlerin yasal ve siyasi kazanımları, hareketin taleplerinin çıtasını günbegün arttırmasına yol açtı. Bugün Kürtler sadece düşünce özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı gibi bireysel siyasi haklarını değil, aynı zamanda anadilde eğitim, çocuklarına ve yaşadıkları coğrafyaya anadillerinde isimler verme, seçim barajının indirilmesi ve demokratik özerklik gibi kolektif ve kültürel haklar ile ayrı bir idari statü de talep ediyor.
Bu noktada, Kürtlerin bu yeni taleplerinin uluslararası hukukta ne derece karşılık bulduğunu ve bulabileceğini düşünmeleri büyük önem taşıyor. 2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin siyasi dengeleri doğrultusunda düzenlenmiş olan insan hakları rejimi, bireysel ile kolektif haklar, siyasi ve medeni haklar ile kültürel ve ekonomik haklar arasında yapılan temel ayrımlara dayanmaktadır. İşkenceden korunma hakkı ile mülkiyet hakkı, mesela, koşulsuz yasal güvence altına alınırken, ifade ile din ve vicdan özgürlüğü belirli sınırlamalara tabi de olsa ‘temel bir hak’ olarak kabul edilirken, aynı şey anadilin eğitim, seçme ve seçilme hakkı ve idari özerklik için söylenemez. Avrupa Konseyi sözleşmeleri, “Herkesin anadilinde eğitim görme hakkı vardır” yerine “Devlet, yeterince talep varsa ve gerekli finansal kaynaklara sahipse anadilde eğitim sağlayabilir” der. Bu son derece temel ayrım, Kürtlerin bu yeni taleplerinin uluslararası hukukta neden karşılık bulamayacağına işaret etmektedir.
Kısacası, DTK’nın uluslararası kamuoyuna yaptığı çağrı, karşılığını bulamayacak bir adımdır. Kürtlerin kolektif ve kültürel hak taleplerinin muhatabı uluslararası kamuoyu değil, Türkiye toplumu, aracıysa hukuk değil siyasettir.

.