Şirince ve Mor Gabriel

Devlet yapmadığı çıkarmadığı planları, yapmadığı kadastroları bahane ederek, vatandaşların mülklerine el uzatıyor.

Türkiye’de devletin vatandaşıyla hukuk üzerinden kurduğu ilişkilenme biçiminin temelinde, cezalandırıcı bir anlayış yatıyor. Devlet, vatandaşlık ilişkisini ve bu ilişkiden doğan hak ve yükümlülükleri, gerektiği zaman, uygun gördüğü kişi veya gruplara karşı koz olarak kullanmak üzere bir köşede saklı tutuyor adeta. Burada hukuka biçilen rol, vatandaş aleyhine işletilen ve bizatihi hukuksuzluğu ve adaletsizliği meşrulaştırıp yasallaştıran bir araç olmaktan öteye gitmiyor.

Devletin ihlal ettiği en belli başlı vatandaşlık hakkı, mülkiyet olagelmiştir. Kimi zaman, Gayrimüslim vatandaşlara altından kalkılamayacak ağırlıkta gelir vergisi ödeme yükümlülüğü getiren Varlık Vergisi örneğinde olduğu gibi, ayrımcı yasalarla yapılmıştır bu hak ihlalleri. Kimi zamansa, devletin Gayrimüslim cemaat vakıflarına ait mallara el koymasını sağlayan 1936 Beyannamesi’nde olduğu gibi, bürokrasinin icat ettiği hukuksuzlukların daha sonra mahkemelerce onanarak ‘yasal’ hale gelmesiyle.

Koşullar değişti ama
Zorla göç, sınır dışı etme, aşırı vergilendirme, vatandaşlıktan çıkarma ve mallarına el koyma gibi, aynı amaca hizmet eden farklı politikalarla gerçekleştirilen bu mülksüzleştirme politikalarının ortak noktası, sadece haksız ve adaletsiz değil, ayrımcı da olmalarıdır. Her defasında hedef alınan sadece belirli bir kesim olmuş; bu kesimler ise, devletin o anda hangi vatandaşlarını tehdit olarak algıladığına göre konjonktürel olarak değişmekle birlikte, büyük ölçüde etnik ve dini azınlıklar olmuştur.
İletişim teknolojisinin dünyanın her köşesinde olan biteni görünür kıldığı günümüz dünyasında, mülkiyet hakkı ihlalleri ve mülksüzleştirme politikaları bir ölçüde biçim değiştirdi kuşkusuz. Artık, Varlık Vergisi gibi alenen ayrımcı bir yasa çıkarmak pek mümkün değil. Buna karşılık devlet, ilk bakışta meşru görünen hukuki yaptırımlar yoluyla son derece seçici ve ayrımcı mülkiyet politikaları izlemeye devam edebiliyor.

İzmir Şirince’de Sevan Nişanyan’a, Nesin Vakfı’na ve köylülere ait evlerin yıkılması kararı, hükümetin araya girmesiyle şimdilik ertelenmiş görünüyor. Muhalif duruşu ve etnik kimliği devletin nezdinde bir sır olmayan Nişanyan’ı hedef aldığı anlaşılan kararın gerekçesi, evlerin SİT alanına inşa edilmiş olması. İlk bakışta, bu haklı bir neden tabii. Ancak, resmi gerekçenin meşru ve hukuki olabilmesi için, devletin, vatandaşıyla mülkiyet hakkı ilişkisinin kendi üzerine düşen payını yerine getirmiş olması gerekirdi. Şirince örneğinde, 1983’te SİT alanı ilan ettiği bir bölgede tam 27 senedir imar planı geliştirmemiş, yani devlet olmanın gereğini yerine getirmemiş olan bir devlet, tek taraflı kurduğu mülkiyet ilişkisinin hesabını sorabiliyor vatandaşından. Üstelik, bu evler için yıllar boyunca emlak vergisi tahsil ettikten sonra.

Az bilinen örnek
Daha az ses getiren diğer örnek: Mardin Midyat’ta, Süryanilere ait Mor Gabriel Manastırı’na ait topraklara el koymak amacıyla bir yandan devlet diğer yandan civardaki Kürt korucu köylerince yürütülen kampanya. Köylüler ve Hazine’nin peş peşe açtığı davalarla, yüzyıllardır manastıra ait olan topraklar Süryanilerin elinden alınmaya çalışılıyor. Devletin bulduğu hukuki kılıf, esasen, Şirince ile benzeşiyor: Dava konusu yerlerin kadastroda ‘Hazine arazisi’ görünmesi. Yine ilk bakışta makul bir gerekçe. Ancak, yine, bu gerekçenin meşruiyeti, ancak devlet kendi yükümlülüklerini yerine getirseydi söz konusu olabilirdi. Manastırın, 1935 Vakıflar Kanunu gereğince devletin talebine yanıt vererek beyan ettiği arazileri resmi kayıtlarına geçiren, 1937 tarihli Arazi Tahrir Kanunu uyarınca da o yıldan bu yana ödediği vergileri tahsil eden devlet, üzerinde hükmünü ilan ettiği topraklarda birkaç sene öncesine dek kadastro yapmamasının faturasını Süryanilere çıkartıyor.

Devlet, çıkartmadığı imar planları ve yapmadığı tapu-kadastro çalışmalarını bahane ederek, bunca yıldır söz konusu topraklarda yaşayan, o topraklar üzerindeki mülkleri için vergi veren vatandaşlarının mülkiyet haklarını yok sayabiliyor. Bizdense bu hukuksuzluğa, ‘hukukun gereğidir’ diye seyirci kalmamız bekleniyor.

.