Siyasetin adı yalan olduğunda

Önümüzde çözülmesi oldukça güç meseleler olmasaydı, siyasetin fazlasıyla sıkıcı ve insan zekâsını küçümseyici yönünü önemsememeye devam edebilirdik.

Siyasi partilerin seçimler öncesinde, alabilecekleri en fazla oya ulaşmak için ‘normal koşullarda’ sarf etmeyecekleri sözleri söylemeleri ve yapmayacakları sert çıkışlarda bulunmaları olağan karşılanır. Üstelik, söz konusu olan toplumu bölen netameli toplumsal meseleler olduğunda, siyasetçilerin diğer zamanlarda olduklarından daha milliyetçi bir söylem benimsemeleri, anlaşılmakla kalmayıp beklenir de. Bunun tipik bir örneği, siyasetçilerin seçim kampanyaları sırasında Kürt meselesine dair daha önce benimsemiş oldukları görece özgürlükçü söylemlerden uzaklaşmalarıdır. Liderlerin konuşmalarına dair basında yapılan yorumlarda, bu savruluşun nedeninin ‘milliyetçi seçmene göz kırpmak’ olduğu, seçimden sonra her şeyin normale döneceği dile getirilir. 

Siyasette bir yıl
Gerek siyasetçilerin seçimler öncesinde milliyetçiliğe savrulmaları gerekse bu tutumun bir seçim stratejisi olarak anlayışla karşılanması, Türkiye’de epeydir normal addedilen bir durum. Ancak mesele şu ki Türkiye’de her iki senede bir, ya genel, ya yerel, ama sonuçta bir seçim var. Dolayısıyla, siyasetçilerin çoğunun ‘kendileri’ olduğu, kendi siyasi görüşlerini dile getirdiği sürenin uzunluğu yaklaşık bir sene. Ertesi sene artık, ‘milliyetçi seçmene göz kırpma’, başka bir deyişle seçmeni kandırma zamanı gelmiştir. Olup bitenin hemen herkesin farkında olduğu bu danışıklı dövüşü, usta işi siyaset olarak görmek de mümkün, siyaset adına yalan söylemek ve yalana razı olmak da.
Türkiye, yakın tarihinin en büyük siyasi dönüşümlerinden birini yaşıyor ve önümüzde çözülmesi oldukça güç ve karmaşık toplumsal meseleler olmasaydı, siyasetin bu fazlasıyla sıkıcı ve insan zekâsını küçümseyici yönünü önemsememeye devam edebilirdik. Ancak sorun şu ki, Türkiye sivil ve demokratik ilk anayasasını yapma evresinde. Ya da öyle olduğuna inanmak istiyoruz. Toplumun büyük çoğunluğunun, farklı ve birbirleriyle çelişen nedenlerle de olsa, darbe anayasasından kurtulmak istediği ve artık doğru dürüst bir anayasa ile yönetilmek istediği bir durumda, siyasetçilerin küçük hesapları, sürecin önündeki en büyük engel.
Cemil Çiçek’in seçimlerden hemen sonra Milliyet’e verdiği mülakatta söyledikleri, toplumun önünü tıkayan siyaset yapma anlayışının tipik bir örneği. Çiçek, yeni anayasayı yapmak için sadece bir senenin olduğunu, sonra seçim sürecine girileceğini ve fırsatın kaçacağını belirtmiş. Çiçek’in gönlünde yatan, Başbakan’ın her seçimde milliyetçi oylara daha da fazla teveccüh göstermesi ve AK Parti’nin milliyetçi cenaha daha da yaklaşması olabilir. Ama Çiçek’in bu arzusu, sivil ve demokratik yeni bir anayasa yapma sözüyle iktidara gelmiş bir iktidarın üyesi olarak taşıdığı sorumluluğu unutmasını mazur kılmıyor. 

Ya yetişmezse
Anayasanın içeriği bir yana, nasıl hazırlanması gerektiği konusunda dahi fazlasıyla bölünmüş, anayasadan son derece farklı ve hatta birbirleriyle çelişen beklentileri olan bir toplumun sadece bir yılda anayasa yapması mümkün olabilir mi? Ya da şöyle soralım... AK Parti’nin kendisine oy verenlere söz verdiği üzere, toplumsal iradeye dayanan demokratik ve sivil ilk anayasamızı sadece bir senede yapmamız mümkün olabilir mi? Yetişmezse ne olacak? Sürecin sona ermesine kim, hangi gerekçeyle karar verecek? Kendi anayasasını yapabilmek için on yıllarca beklemek zorunda kalmış olan Türkiye toplumu, siyasetçilerin kişisel çıkarları uğruna bu amaçtan vazgeçmek zorunda mı kalacak?
Mülakatı yapan gazeteci arkadaşlar kendisine bu soruları yöneltmemişler gerçi ama, gerçekten, Cemil Çiçek bu söylediklerinde ciddi mi? Aklından bunları geçirmemiş olduğuna şaşırmıyoruz aslında, ama en azından bu kadar alenen dile getirmekten çekinmesini beklerdik yine de. Zira, aksi, siyasetin bir yalandan ibaret olduğunun ikrarı anlamına gelmekte...

.