Ne güzel uyuyorduk, niye bitti film

127 Saat'i seyredip 'Trainspotting'i çekenin aynı adam olduğuna inanmak imkansız.

Torrent’ler çıkalı, eleştirmenler çoğaldı, sevgili Radikal Heyhat okuru; bir de ‘Black Swan’ çok eleştirmen yaptı bu sene. Bana da, Danny Boyle’un son filmi ‘127 Saat’in, dünyanın en kötü filmi olduğunu söylemek kaldı; bunu bir eleştiriden sayarsanız. Gerçekten ‘127 Saat’i seyredince, ‘Trainspotting’i çekenin aynı adam olduğuna inanmak imkansız. ‘Slumdog Millionaire’de de tabii aynı his yoğundu ancak bu sefer Danny Boyle, 127 saat sürdüğüne yemin edebileceğim bir film çekmeyi başarmış. Kaya var, koşan adam var, kanyon var, kol var, kamera var; o kadar. Siz, “E he! Bu sefer düştü!” derken, çocuk düşüyor, kol kayayla duvar arasına sıkışıyor. Ondan sonra, haydi size iyi uykulaaaaar. 

‘Doğa çok tehlikeli’
Aron Ralston’ın olayı, makine mühendisinden dönme bir dağcı olarak, dağ ve kaya arasında kalan koluna, bir cerrah hassasiyetiyle yaklaşabilmesi. Ancak Danny Boyle bu durumu anlayabilmiş mi derseniz, tabii ki hayır. Hatta Ralston’ın kitabından ne anlamış da, bu filmi çekmeye karar vermiş; onu anlamak mümkün değil. Aslında insanın yeterli donanımla ve biraz da yavaş koşarak, doğada hayatta kalabileceğini vurgulamaya çalışan güzeller güzeli bir hikayeyi almış, “Bence doğa çok tehlikeli, taşlar falan” mesajı veren bir filme çevirmiş.
Ralston’ın kitabı, ‘Between a Rock and a Hard Place’ eğer uydurmuyorsam, henüz Türkçeye çevrilmemiş ama eli kulağındadır, yakında Nezih Kitabevi’nin en çok okunanlar reyonunda kendisini, eminim, bulabilirsiniz.
Ben kitabın, Atatürk’e hakaret içerdiğini sanmıyorum ama iyice araştırmak lazım tabii. O zamana kadar ‘127 Saat’in torrent’ini, rapid’ini aramak yerine, YouTube’dan NBC’nin konuyla ilgili çektiği daha makul bir belgesel olan ‘Desperate Days in the Blue Canyon’ını izleyebilirsiniz. ışinize karışmak gibi olmasın.
Bu arada torrent’ler, rapid’ler iyi güzel de, bozuk çıkanları da insanı hayattan bezdiriyor. Ördeğin, geçen gün Hotfile sağolsun, ‘Biutuful’un ilk üç saniyesini izledim, hiç beğenmedim. ‘The King’s Speech’te ise, Colin Firth’ün kapı gibi bir adam olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmak amacıyla, adamı bütün film boyunca kapılardan geçirmişler. 

Neyse, bu filmlerin hepsi biraz fasa fiso (‘Black Swan’ı da katıyorum). Oysa bir ‘Dogtooth’ olsun, ‘Of Gods and Men’ olsun, ‘White Material’ olsun; bunlar film aramanın, indirmenin, altyazı bulmanın falan,
zorluklarına değen filmler.

haberlerrrrr

* Foo Fighters’ın 2011 yılı içinde yayımlanacak isimsiz albümünün ilk otuz saniyesini, tease.foofighters.com adresinden dinlemeniz mümkün. Onlar en azından 1.3 GB’lık dosya indirtmeden, insan gibi, 30 saniyesini vermişler dinleyiciye. 

* ‘Social Network’te Mark Zuckerberg’i canlandıran Jesse Eisenberg, komik insanlar funnyordie.com tayfasına katılmış. Ekip ‘30 Minutes or Less’ diye bir film çekiyormuş.
The Strokes’un dördüncü albümü ‘Angles’ 21 Mart’ta ıngiltere’de pişecekmiş, bize de kısa süre sonra düşüverir. 

* Cake’in ‘Showroom of Compassion’ albümü 44 bin adet satarak, dünyanın en az satan bir numarası olmuş.
Bizim hayatımız da böyle, ‘sex, drugs and rocknroll’ işte Bülent Bey, n’aparsınız.

* Julian Assange’ın hayatını anlatan ‘The Most Dangerous Man in the World’ daha piyasaya çıkmadan, yani daha kitabı görmeden, film haklarını satın alan birileri çıktı. Ne ara araştırılmış, ne ara yazılmış, bunların hepsi muamma. Kitap -ve film- Assange’ın çocukluğundan başlayıp bugüne gelecek. Assange ise, bir milyon dolara Random House yayıneviyle anlaştı, otobiyografisini yazıyor. Bu parayı avukat masraflarını karşılamak için kullanacakmış. (Bu kitabı reyona koymadan önce çok ciddi bir araştırma yapmak lazım. En son Wikileaks görselinden Atatürk resmi çıkmıştı hatırlarsanız).