scorecardresearch.com

Cinsellikten korkmak...

23/10/2011
İlk bedensel ilişkilerimiz bizim gelecekteki bedensel algılarımızı da belirler

Freud cinselliğin içgüdüler tarafından yönlendirildiğini söylüyordu. Bu nedenle de cinsel sorunlar yıllarca bastırılmış içgüdülerle ilişkilendirildi. Ama bu görüş yıllar içinde önemli değişiklikler gösterdi ve psikanaliz uzun süre cinsellikle neredeyse hiç ilgilenmedi.
Bowlby’nin bağlanma teorisinin psikoterapi ekollerinin en önemli bileşeni olmaya başlamasıyla birlikte cinsellik tekrar insan gelişiminin bir parçası olarak incelenmeye başlandı. Cinsellik içgüdülerin yönettiği bir şey olmaktan ziyade, çocuğun anne babasıyla yaşadığı bağlanmanın kalitesiyle bağlantılı olarak düşünülmeye başlandı. 

Bağlanma teorisi, cinsel olmayan ihtiyaçların ve çocukluğumuzda anne-babamızla olan ilişki deneyimlerimizin ruhsal gelişimimizde ön planda olduklarını gösterdi.
Birçok insan için sevgi, nefretten çok daha tehlikelidir. Çünkü sevgimizi göstermek nefret duygusuna kıyasla bizi incinmeye daha açık kılar. Bağlanma teorisine göre 
çocuklukta anne-babamızla olan ilişkimizin niteliği bize duygularımızı yönetebilme yetisi kazandırır. Duygularımızı nasıl yönettiğimiz de cinselliği nasıl yaşadığımızla yakından ilgilidir. 

Cinsel ilişki, bedenimiz aracılığıyla hissetmek demektir. Duyu organlarımız yoluyla (öncelikle deri) hissettiklerimiz, bizi bilinçdışı olarak en erken çocukluk yaşantılarımıza geri götürür. Çünkü anneyle ilk aylarda yaşadığımız her şey öncelikle bedenseldir. Emzirme, beslenme, banyo gibi. Burada anneyle yaşadığımız yakınlık ya da uzaklık, şefkat ya da agresivite bedensel yaşantılarla ilgili algılarımızın tohumlarını atar. İlk bedensel ilişkilerimiz bizim gelecekteki bedensel algılarımızı da belirler.
Bizim kültürümüzde çocukluk ve ergenlikte, cinselliğin görmezden gelinmesi ve karşı cinsin (özellikle kızlar için) korunulması gereken bir tehdit olarak sunulması, cinselliğin sağlıklı bir etkileşim ve ilişki biçimi olarak yaşantılanmasının önündeki engellerdendir. Ne kadar uygar bir pencereden bakarsak bakalım, cinselliğin özellikle kadın için namus kavramıyla özdeşleştirildiği bir kültürde, karşı cinse yaklaşımda cinselliğin nasıl yaşandığı, ilişkinin geleceğini belirleyen önemli bir unsur olarak önümüze çıkar. 

Kendi bedeniyle barışık olan ve bebeğiyle çıplak bedeniyle temas etmekten zevk almayı bilen bir annenin çocuğu da kendisinin ve başkalarının bedenleriyle daha rahat ve keyifli bir temas kurabilecektir. Örneğin mesafeli bir bağlanma stili olan anne bedensel temas halinde kendini rahat hissedemez ve bu hissi çocuğuna aktarır. Böyle bir durumda çocuk erişkin hayatında her türlü bedensel yakınlaşma girişimini bir tehdit olarak algılayıp kendini korumaya çalışabilir.
Cinsel istek bizi kendi içimizden çıkmaya zorlar. Arzuladığımız erkeği ya da kadını kazanabilmek için, içimizdeki duyguları dışarıya taşımak zorundayız. Bu da kökeni çocukluk günlerinde olan güvensizliği de beraberinde getirir. “Sevilmeye layık biri miyim?”, “Tekrar reddedilir miyim?”, “Yeni bir ilişkiye girme riskini göze almalı mıyım?” gibi sorular kurcalayıp durur aklımızı. Birçok cinsel sorunun arkasında cinsellik ve mahremiyetin önkoşulu olan yakınlıktan korku yatar. 

Bu da esas olarak anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü güven üzerine kurulu bir ilişki inşa edebilmek büyük bir çaba gerektirir. Çocuklukta yaşanmamış güvenli bağlanmanın yasını tutamamış olanların, kendilerini erişkin hayatlarında bir ilişkiye bırakabilmeleri, bedenlerini başkalarına açabilmeleri çok zordur. Bu durumda ya bağımlılığın belirleyici olduğu ilişkilere yönelir ya da bir gecelik ilişkilerle kendilerini oyalarlar. Güvenli bir bağlanma yaşıyorsak aşk ve cinsellik, iyi ve kötü arasında dışlayıcı ayrımlar yapmaz, bir insanda ve ilişkide bütün bunların hepsinin bir arada veya ardısıra var olabileceği gerçeğiyle yüzleşebiliriz.

http://www.radikal.com.tr/106719310671930

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.