Alıklar buraya

Siz kafamıza ütüyle vuruyorsunuz biz parklarda toplantı yapıyoruz. Siz arayı açarken biz naiflikte ısrar ediyoruz.

John Kennedy Toole’un, kendisine intiharının ardından Pulitzer de kazandıracak romanı ‘Alıklar Birliği’ şişkolar, bitliler, budalalar, oburlar, aksiler, tembeller ve işte aşağı yukarı buna benzerlerin ağzına layıktır.

Kahramanımız Ignatius’un annesi oğlunun bir iş bulup eve ekmek, sosis, süt filan getirmesini ister. Oğlan, ara sıra koltuk altlarını tıraş etse, ellerini, bir doktor gibi derisini tahriş edercesine değil ama şöyle düzgünce yıkasa nasıl sevinir.

Aslında çocuklara hijyen ve görgü kurallarını öğretmek için çabaladığımız zamanda onlarla başka şeyler yapsaydık, mesela birlikte masallar uydursaydık, sigaraböreği sarsaydık ya da geri geri yürümeye çalışarak kıkırdasaydık dünya şu an daha pis ama daha güzel bir yerdi, kesin.
Neyse, Ignatius’un bu taraklarda bezi yok. Onun, eşcinselleri örgütleyip bir ordu kurmak ve bu sayede dünyaya ebedi barışı getirmek gibi planları var.

Oğlan manyak. Ve manyak olmakta çok da haklı.

Eşcinseller, kadınlar, çocuklar, hayvanlar, şişkolar, deliler, engelliler, çirkinler, fakirler, ateistler, translar manyak olmalı. Çıldırmalı. “Ama şimdi bir dakika…” diye kendini anlatmaktan bıkan herkes, cereyandan küüt diye çarpan kapılar gibi tıpkı, canını sıkana açılıp küüt diye çarpmalı. Çarptığı kişinin buzlu camları kırılmalı, kulpu düşmeli, çerçevesi yamulmalı, sinekliği yırtılmalı.

Gerçi Ignatius odasından çıkmaya bile üşeniyor. Ama onda bize ilham verecek bir şey var. Çağının tüm aşırılıklarına karşı çıkan bu manyakta bize iyi gelecek bir şey var.

Sadece sivilceli olduğumuz için bizimle kantine gitmiyorsunuz, konuşmamızı fazla ‘kibar’ bulduğunuz için “Adam ol adam” diye parmak sallıyorsunuz. Kafamıza ütüyle, sırtımıza odunla vurup bizi öldürüyor sonra da “Her zamanki gibi dövdüm, bu sefer öldü” diyorsunuz. Oyuna hemen daldığımızı, şekere anında kandığımızı bildiğiniz için…

Ya da mesela yolda yürürken bizi durduruyor, kulaklarımızın arkasını seviyor, patilerimizi tutup sallıyor, “Adın ne senin?” diye soruyorsunuz. Söylüyoruz, hiç ilgilenmiyor, hemen cinsi ne bunun diyorsunuz. “Sokak köpeği, cinsi minsi yok” deyince de “Hmm” diyorsunuz, “Ben de çovçov alıcam”. İşte o zaman ağzınıza ağzınıza vurmak istiyoruz. Sizi, hangimiz çovçov, hangimiz goldın, kim haski, hangisi frenç buldog diye ayıramayacak hale gelene kadar dövmek istiyoruz. Ağzınızı burnunuzu kırdıktan sonra siz kanlar içinde inlerken “Hadi gidelim” demek istiyoruz. Güzelliği görmeyenle işimiz yok.

Siz bize “Adam ol” diyorsunuz, biz karşılığında duvarlara “Erkekleri öldüreceğiz” yazıyoruz. Siz bizim kafamıza ütüyle vuruyorsunuz biz parklarda toplantı yapıyoruz. Siz çovçov alıp iki ay sonra sokağa atıyorsunuz biz yunus parkları kapatılsın diye imza topluyoruz. Siz arayı açarken biz naiflikte ısrar ediyoruz.

Biz çocuklar, kadınlar, translar, osuruklular, bitliler, saç dipleri kızartma yağı kokan hamburgerci kasiyerleri, saati 5 liraya yeraltına inen maden işçileri ve güzel sokak köpekleri… Yeminler olsun ki biz de sizinle kantine inmeyecek, gerekirse kafanızda ütü kıracak, yeraltına gönderecek, kuyulara atacağız.

Biz de artık sizin kadar kötü olacağız. Eşcinseller, kadınlar, çocuklar, hayvanlar, şişkolar, deliler, engelliler, çirkinler, fakirler, ateistler, translar, toplantılar yapıp birbirimizi dinlemektense size iş olacağız. Üzülüp ağlamaktansa başınıza bela olacağız. “Ben çovçov alacağım” dediğiniz an, haberiniz olsun, sizi çok fena ısıracağız.