Babamın gülüşü

Bizim babalar gülmüyor ama Allah da bazılarına, 'Portakal ye, süt iç, atkı tak' dediği için 'Tamam babacım' dedirtecek babalar vermiyor.

Babalarımız pek gülmez. Belki Kukkolaforsen’de lacivert boğazlı kazak giymiş, kızıl sakallı, kırmızı yanaklı bir baba, ailesiyle birlikte somon, biberli pancar salatası ve iki kadeh kırmızı şaraptan (doktoru bir kadeh biliyor) oluşan akşam yemeğini yedikten sonra çocuklarıyla birlikte kanepeye kıvrılıp onlara Lagerlöf’ün ünlü yabankazı masalını okurken gülüyordur. Belki işte Elsa, Lucas ve Ingvar’ın (ismini dedesinden almış) fotoğraf ve tarih meraklısı etnomüzikoloji mezunu babaları, gülüyordur. Bizim babalarımız pek gülmez. Elsa, yıllar sonra gözlerini kapattığında babasının nasıl güldüğünü, şöminenin başındaki koltuğa oturup, iyi konyak ve av etiyle semirmiş gövdesini hoplata hoplata, nasıl da güldüğünü hatırlayacak. Ah ah… Sesi kulaklarında olacak, çın çın…

Biz hatırlayamayacağız. Artık kırlaşmış gür bıyıklarının altından görünen güzel dişlerini, düşün taşın, hatırlayamayacağız.
Kirpiklerimizin ve midemizin kökü sızlayacak.
Babam, koca adam, halıya oturmuş, elindeki makası büyük titizlik ve küçük hareketlerle açıp kapayarak, gazeteden bir şey kesiyor kırt kırt. Çocukların bu tür şeylere gösterdiği türden bir yaklaşıyorum. Meğer dört yüz kupon biriktirince bu araba bizim olacakmış. İçine binip denize gidecekmişiz. Vınn… Şile’ye, Ağva’ya, hatta arabalı feribota binip Erdek’e, nereye istersek… Kürekler ve boş yoğurt kapları bagaja tabii. Kuruköfte, domates, hıyar, biber, yaz helvası, termosa çay… Yalnız öyle kolay değilmiş, bir de çekiliş yapılacakmış ama babam eminmiş işte, o araba bize çıkacakmış.

Teypte ‘Güneş topla benim için’ çalıyor. Ablam açmış. Saçlarını daha yeni küt kestirmiş, bir de arkasından kuyruk bıraktırmış. Tavandan bir şeyler avuçlar gibi yapıp üstüme atıyor. Güneş topluyormuş benim için. Ben kanepeye ters oturup bacaklarımı havaya dikmiş, o arabanın asla bize çıkmayacağını düşünüyorum. Kardeşim sütte ezilmiş cicibebeyi püskürtüyor. İnşallah bitiremez de annem kalanı bana verir.

Babam düzgünce kestiği araba fotoğrafını, ormanın içinde tek başına bir kulübeyi gösteren ucuz yağlıboya tablonun kenarına asıyor. Çekiliş yapılıp, arabanın başka birine çıktığı sürmanşetten açıklandıktan yıllar sonra bile o fotoğraf, bakır rengi bir Tofaş, tablonun kenarında durmaya devam ediyor. Babamız inanıyor.

Babalarımız ablamızın servisinden, bizim kursumuzdan, kardeşimizin ilacından artarsa; kömürden, lastik bottan, bayramlıktan sıra gelirse kendine, giy giy kayık gibi olmuş yazlık ayakkabılarını bırakıp bir kışlık ayakkabı almayı planlıyor.

Her grevden sonra işten atılıyor. Biz üzerimizde, kiremit rengi naylon gocuğumuz, Selda Bağcan konseri dinliyoruz diye seviniyoruz ama biliyoruz babamız yine aylarca gülmeyecek. Şimdi, fabrikanın önünde, arkadaşlarıyla, Selahattin Amca’yla, Enver Ağabey’le, ha bire gülüyor da gülüyor ama sonra camın önünde oturacak bütün gün, kahvaltı etmeyecek, kuru çay…

Babalarımız, bu ülkede, gözaltında kayboluyor, karakolda işkence görüyor, hapse atılıyor, kurşunlanıyor, katlediliyor, hayatta kalırsa da sadece çalışıyor, ekmek alıyor, ucuz yoğurt bakıyor, boş odanın kalorifer peteğini kapatıp doğalgazdan tasarruf ediyor. Bıyıklı, ince yağmurluklu, el örgüsü atkılı, yorgun, Fener’in maçı ne oldu diye merak eden babalarımız hiç gülmüyor. Telefon çalıyor, babamız arıyor, “Yavrum napıyorsun, iyi misin, bir şeye ihtiyacın var mı, sıkı giyin, portakal ye, vitaminsiz kalma, annen de öpüyor” diyor. Bizim babalar gülmüyor ama Allah da bazılarına, “Portakal ye, süt iç, atkı tak” dediği için “Tamam babacım” dedirtecek babalar vermiyor. “Tamam babacım” diyoruz, babamız gülüyor.