Bayat ve kırık

İnsanlar aynen bisküvileri andırıyor. Kırılıyor, bayatlıyor, ufalanıyor, dağılıyor, dökülüyor.

İnsanlar bisküvilere benziyor. Hatta bir dakika, insanlar tıpkı birer bisküvi. Mesela, onlar gibi çayın içine düşüp parçalanabiliyorlar. Kaşının ucunda tatlıca bir beni olan şu kahverengi kazaklı kadın mesela… Karşısında oturan kızıl sakallı adamın bir lafıyla, adeta bir parça pötibörmüşçesine bardağın içine doğru eriyiverdi.

Hepimiz gördük. Kadın kendini diklemesine ikiye böldü önce. İlk parçasını alıp soktu dumanı tüten çaya. Sonra içerdeki koluyla dışarda kalan parçasını da aldı. Bardağın içinde öylece süzüldü bir süre. Sonra lapalaşıp blop blop diye dibe çöktü. Saçları, görseniz, denizin dibindeki azman yosunlar gibi, dalga dalga…

Bakakaldık. Pötibör kadın, çay bardağının dibine çöktüğünde mutlu görünüyordu. Orası da bu arada, ne güzel bir yere benziyor. Çayın dibi yani… İnsana; yıldızsız, kapkara göklerin altında uyuyan ve karamsar bir ilkokul 3 tarafından çamura çevrilmiş suluboya sularına benzeyen göllere şlop diye balıklama dalmayı hatırlatıyor. Yosunların tatlı tatlı gıdıklayışını, az sonra ayağımıza ne değeceğini bilmemenin korkunç zevkiyle daha da dibe batmayı…

Bence çıkmayın oradan benli kadın. Çayın dibinde yaşayın. Şeker kalıntıları ve çay yaprakları içinde, mesela Régina Deforges okuyun. O adam da sakallarını yolsun, ah desin, fazla tuttum, parçaladım, ah... Der mi? Demez herhalde. Çünkü o sizin gibi bir pötibör değil. Ve siz orada Deforges okurken, o kahvesinden sinir bozucu küçüklükte yudumlar almaya devam ediyor. Bence kahveden yudum
almanın bir standardı olmalı. Ondan az ya da çok alana bir daha kahve vermemeli.

Siz küçükken tam bir piknik bisküviydiniz, kesin. Beslenme dersinde, üzerindeki yumurta sarısı soğuyup kabuklaşmış, sönük ve sade poğaçalardan yer, poğaçanız bitince pembe elbezi tasından çıkardığınız sabunlu bezle ellerinizi siler, sonra da ders bitene kadar sessizce yerinizde otururdunuz. Tek bir poğaçadan oluşan öğününüz kısa sürerdi. Belki yanında bir de vişne suyu olsaydı…

Siz yaşlanıp mevlitlere giden bir teyze olsaydınız, tansiyon hapınızı içerken su isteyemez, ayranınızla hallederdiniz. Kimsenin kalkıp “Sabriye Teyze, dur su getireyim” demediği Sabriye Teyzeler gibi, mevlit okunurken duygulanır, piknik bisküvinin arkasındaki sağa sola yatık çizgiler gibi sallanır dururdunuz.

İnsanlar bisküvilere benziyor. Ortasındaki kaymaklar, oh bir güzel sıyırıldıktan sonra geriye kalan parçaları çöpe sallanıyor. Susamlı bisküvi gibi, bazen ne tadı ne tuzu oluyor. Kedidili gibi, ihtiyaç duyulmadıkça aranıp sorulmuyor. Finger gibi tek başına kalınca manasızlaşıyor, illa süt, illa bir koca bardak süt istiyor. Aydede bisküvi gibi nasıl özleniyor… Onu bir daha hiçbir zaman göremeyeceğini biliyorsun, burnunun kökü sızlıyor. Şeker gibi insanlar ölüp gidiyor, üzeri şekerli basit bir bisküvi bazen geçmişi her şeyden daha kuvvetli hatırlatıyor.

İnsanlar aynen bisküvileri andırıyor. Kırılıyor, bayatlıyor, ufalanıyor, dağılıyor, dökülüyor.

Gallerli sanatçı Nathan Wyburn bisküvi kırıntılarından portreler yapıyormuş. Çoğunlukla ünlülerin portrelerini… Prensler, şarkıcılar, oyuncular falan var içlerinde. Kendisi bilir tabii ama ben olsam iki paket pötibör bisküvi alır, pasta yapardım. Önce çikolatalı pudingi pişirip bisküvileri içine batırır, sonra onları domino misali sırt sırta dizer, kalanı üzerlerinden döker, buzdolabında soğutup dilimlerdim.

Çocuklar çok sever. Limonatasız yenmez. Bir de, sanatsa ayrıca mesele, hiçbir prensin portresi, Çokoprens’le boy ölçüşemez.