Cehennem dışarsıdır

Çağımızda, geçmiş yüzyılların bilmediği uzun ömürlü bir yaratık yaşıyor: Metrobüsten çıkmış insan. Bindiği metrobüs ona bir şeyler yapmış.

İnsan küçük küçük kavga ediyor herkesle dışarı çıkınca.” Sokak kapısının antreye bakan tarafında, açma kulpunun hemen üzerinde yazıyor. Erman Çağlar’ın bir cümlesi. Sartre’a nazire, kulaklara küpe.

Cümle dokuz punto olduğu ve selobantla yapıştırıldığı için dikkatsiz gözlerden kaçma olasılığı, dikkatsiz gözlerin de en ufak bir tereddüt duymadan kahverengi botlarını gri çoraplı ayaklarına geçirip kalabalıkların taştığı kaldırımlara doğru seğirtme ihtimali yüksek. Ama tehlike büyük. Çünkü çağımızda, geçmiş yüzyılların bilmediği uzun ömürlü bir yaratık yaşıyor: Metrobüsten çıkmış insan. Bindiği metrobüs ona bir şeyler yapmış. O artık salt çıkarını düşünen kişi. İnsanlarla kavgalı. Yusuf Atılgan, efkârlı.

Toplu taşıma araçlarımız neyse biz de oyuz. Metrobüse nasıl biniyorsak birbirimize de aynı berbatlıkta davranıyoruz.
Sabahları vapura binince çay içmeyi çok seviyoruz. Sıramızı bekleyip, sıra bize gelince “Bir çay alabilir miyim, demli olmasın” diyoruz. Açık olsun dersek çok açık veriyor, demli olmasın dersek demli olmuyor çünkü biliyoruz. Ama siz, önünüzde biz yokmuşuz gibi, arkadan para uzatıp “Usta bana bir çay bir simit” diyorsunuz. Vapurun simidi güzel olmuyor, onu bile bilmiyorsunuz.

Aynı siz, akşam market sırasında da bizi görmüyorsunuz. Azcık cesaret toplayıp, “Sıra benimdi” dersek elinizle “Geç geç” yapıyorsunuz. Zaten benim olan sıramı bana verirken, el örgüsü atkımı mı, bantlı, eski spor ayakkabılarımı mı beğenmediğinizden bilmem, ağzınızı buruyorsunuz.

Balık pazarından iki çingenepembesi turp, iki kırmızı soğan alayım diyoruz. “Üç tane daha atayım mı abla bir kilo olsun” diyorsunuz. Marketten bir tane soğan bir tane de turp alıp evin yolunu tutuyoruz. Soğanın tanesi 80 kuruşa, turpunki 65’e geliyor. Böyle böyle hayatta kalabileceğimize inanıyoruz. Zaten, içinde 30 kuruşa silgi, elli kuruşa not defteri bulabileceğimiz kırtasiyeleri de seviyoruz. Cebimizde 3 lira var ve onunla yeni bir kalem, temiz bir kâğıt, belki yaprakları sararmış bir şiir kitabı bile alabiliyoruz. Kitabın içinden çıkan şu cümle, gelip tek soğanla tek turp taşıdığımız poşetin içine giriyor, eve gidiyoruz: Gel, her şey herkese anlatılmıyor.

Alaaddin Bey vapurda uyuyakalıyor, uyandırmıyorsunuz. Semra markette reçel kavanozunu düşürüyor hemen o reyondan uzaklaşıyorsunuz. Banka oturup ağlamaya kalksak bakıyorsunuz. Kussak mesela, gidiyorsunuz. Dalgınız diyelim, araba çarpıyor hafif, şoför kızıyor, bazıları gülüyor, kimse de “Bir yudum su içer misin?” demiyor. Bir mağazanın kabinine girip morarmış bacağımıza bakıyoruz. Meydanki tuvalet 1 lira çünkü.

Eve geliyoruz. Turp, soğan, şiir, baldır sızısı ve ucuz bir silgiyle içeri girip gri çoraplı ayaklarımızdan kahverengi botlarımızı çıkarıyoruz. YouTube’dan bir şarkı açıyoruz. Şarkıyı dinlerken Morissey’le Johnny Marr’ın bunca senedir konuşmamalarına kahırlanıyoruz. İnsan bir kart atar yaş gününde… Tam o sırada siz kapıyı çalıp “Müziğin sesini kısar mısınız? Saatin farkında mısınız?” diyorsunuz. Morissey içerden, ‘That Joke Isn’t Funny Anymore’ diye bağırıyor. Gel, her şey herkese anlatılmıyor.

Kimse uyandırmadığı için Alaaddin Bey hâlâ vapurda uyumaya devam ediyor. Rüyasında, kendisine adres soran iki gence güzel güzel yol tarif ediyor: Efendim yolun sonundan dönün. Döndünüz mü? Büyük bir çınar ağacı göreceksiniz. Çınar ağacını solunuza alıp…