Celal Bey'in krokodilleri

Celal Bey, ne pislikler görmüş yine de böyle boş laflar etmemişti. Gerçi şimdi, artık, o da bıkmıştı. Şu işi bir tamamlasa, gözü arkada kalmayacaktı.

Plastik cep tarağını musluğun altında ıslatıp, tek bir tel ak düşmemiş, aşırı inatçı kuzguni saçlarını uzun uzun taradı. Kemikli kireç suratını, incecik pembe dudaklarını, kemerli koca burnunu ve tüm bu ihtişamlı sıfata, herhalde nazarlık mahiyetinde iliştirilmiş iki küçük ve çirkin kulağını, telefonun küçük ekranından doğru, süzüm süzüm süzdü. Elleriyle kulaklarını kapattı, onları görmezden gelirsek “Bayağı yakışıklı”ydı ve “Vallahi gören 640 demez”di.

Siyah paltosunu giydi. Sabahtan boyayıp portmantoya kaldırdığı bordo renkli, önü püsküllü krokodillerini ayağına geçirdi. Bu ayakkabıları, Kadıköyü’ndeki Melih Kundura’da, rahmetli Melih Bey’e yaptıralı en az 50 sene oluyordu. Modası geçmiş olmalıydı. Fakat, ne gam. Gerçi alt katında oturan üniversite öğrencilerinin kılığına bakılırsa, o dışarı çıkmadığından bu yana modada değişen pek de birşey olmamıştı. Aynı dar pantolonlar, geniş yakalı karamel gömlekler, kadınlarda devetüyü maksi paltolar…

Kapıyı çekip çıktı. Eşeğin sevmediği ot burnunda biter. Üst kattaki oğlanlardan biri, herhalde Mehmet olan, bir de Mert vardı çünkü ama hangisi hangisi sürekli karıştırıyor, ayrıca öğrenmek filan da istemiyordu. Bugüne kadar üst katına binlerce farklı insan taşınmış, Celal Bey büyük bir özenle, hepsinden ayrı ayrı nefret etmişti. Çünkü Celal Bey insanları sevmez, onları biraz, nasıl demeli, aptal bulurdu. 

İşte bu çocuk da mesela, ne zaman karşılaşsalar ona “Naber moruk” der gibi bakar, sonra ama hemen “İyi akşamlar Celal Amca” derdi. Celal Bey de ona “Ne münasebet, nereden amcan oluyorum?” der gibi bakıp, “İyi akşamlar efendim” derdi. İnsanlardaki bu samimiyetsizliğin bir basit selamlaşma yoluyla kendisine de sirayet etmesine ifrit oluyordu. Celal Bey çok sık ifrit olurdu. Ama asla grip olmazdı mesela, o kadar da olsundu.  Mesela bu şapşal çocuğun bir gece avazı çıktığı kadar bağırıp, “Bıktım bu hayattan, yaşamak istemiyorum” dediğini duymuş, kenarı tokalı ev terliklerini parkeye vura vura “Ay bayılcam şimdi” diye derin bir iç geçirmişti.

Kendisi 600 küsur yıldır ne pislikler görmüş yine de böyle boş laflar etmemişti. Gerçi şimdi, artık, o da bıkmıştı. Şu işi bir tamamlasa, gözü hiç arkada kalmayacaktı. Celal Bey bu düşünceler içinde ilerleyerek, on beş dakika içinde meclis bahçesindeki çalılıkların içine düşüverdi. “Yaşlandım” diye düşündü. “Gençken bu yolu üç dakikada gelirdim. Gerçi o zaman sevgilim vardı burada. Neyse karıştırmayım. İşim var.”

Celal Bey o gece orada sabah olmasını, vekillerin, bakanların binaya girip üçer şekerli demli çaylarını içmesini, sonra da yavaş yavaş grup toplantısının yapılacağı salona doğru ilerlemesini bekledi. Peşlerinden o da vınladı. Toplantı başlamış, Bakanlarınbaşı kelimeleri manasız yerlerde gereksiz uzatarak bu ay kaç kişiyi öldürdüğünü anlatmaya koyulmuştu. “İçim şişti” diye düşündü Celal Bey. Ama görevini tamamlamak için az daha bekledi. Maruz kaldığı gün ışığı yüzünden bitkindi. İşini tamamladıktan sonra da zaten, biliyordu, postu serecekti. Bakanlarınbaşı lafını bitirirken, Celal Bey de zorlukla kalktığı sandalyesinden ileri doğru atıldı.

Aynı anda etrafta muazzam bir gümbürtü koptu. Çığlıklar ve haykırışlar arasında Celal Bey ve bakanlarınbaşı birlikte kürsünün arkasına yığılıverdi. Başlarına üşüşmüş insanlar ellerini ağızlarına bastırmış, korku ve şaşkınlık içinde Celal Bey’e bakarken Celal Bey’in bakışları da ayakkabılarının üzerinde donuklaşıyordu. O kargaşada kimse duymadı ama ben söyleyeyim. Celal Bey’in incecik pembe dudaklarıyla fısıldadığı son cümle, “Ne çok kanı varmış, bordo krokodillerim mahvoldu” oldu.