Dereotunun İngilizcesi

Yarın yengem, amcam, Hikmet, Tahsin kahvaltıdan sonra hep beraber oy kullanmaya gideceğiz. Tren istasyonunun arkasından geçip ilkokula gireceğiz...

Benim hiç saatim olmadı ama günün herhangi bir vaktinde bana saatin kaç olduğunu sorarsanız, bilirim. Üçü on geçiyor derim. Köylüler bu duruma hem şaşırır hem de sinir olur. Onlar, bir gün mutlaka hata yapacağım inancıyla ha bire saati sorar: Ooo Deli Hasan, saat kaç? Ben de hiçbir zaman yanılmayacağımı bilmenin rahatlığıyla seslenirim: Beşe çeyrek var.

Bunun, yani saati doğru tahmin edebilmemin nedeni, galiba azcık kafadan çatlak olmam. Derler ki, ebe ana, tam beni dokuz küsur aydır mutlu mesut uyuduğum karanlık yuvamdan çekip çıkaracakken, “Ay anacım vay babacım” diyerekten yerlere yığılmış. Korkunç kramplar ve pek tabii iğrenç kokular içinde helaya zor yetişmiş.

Ebe ana yeşil ibrikli, beyaz sabunlu küçük helada, zavallı anneciğim de saten yastıklı, pamuk yorganlı ceviz karyolada saniyede ikişerden dakikalar boyunca yüce yaradanın adını anmış da yüce yaradan neden sonra ancak duymuş.

Önce anneciğimin acılarını dindirmiş. Sonra da Azize’yle az çene çalarım diye uğradığı muhtarın bahçesinde avuç avuç ham erik yiyip midesini acıtan ebe anayı doğrultmuş.

Ebe ana kirece dönmüş alnında bulgur bulgur terle, ahlaya ohlaya çıkageldiğinde Satiye Yengem’in kucağında bir baş mor soğanın ciyakladığını, annemin de az önce çarşafı bırakıp yorganı sıktığı yatakta kaskatı yattığını görünce, içinde bir damla derman kalmayan gövdesini, sanki kuş tüyünden bir döşeğe uzanıyormuşçasına tahta döşemeye küt diye bırakıvermiş.

Ben bunları tabii ki hatırlamıyorum. Tepemden fırlayan üç dört inatçı saç teli ve doğum sırasında nefessiz kalınca mora dönen koca kafalı gövdemle minik bir oğlandan ziyade minik bir soğana benzediğimi bana nakleden kişi Satiye Yengemdir. Aynı zamanda parmak yedirten cevizli çörekler yapıp yanına süt kaynatan, beni, çocukları Hikmet’le Tahsin’i sevdiği gibi seven, bana sataşan herkesi, yazın köye geldiklerinde birbirlerine kuşu, ağacı, tabaktaki taze soğanla domatesi, tuzluğu, sedirin üstündeki yastığı gösterip İngilizcesini soran muhtarın yaygaracı torunlarını, işte olur olmaz saati soran sivriakıllıları “Dokunmayın oğluma” diye kovalayan da odur. Kimse bana ilişmesin, herkes işine gücüne baksın ister.

Köy kahvesinde “Lan deli oğlan, oyunu kime verecen?” diye takılan Aziz amcayı, “Normal zaman arayan soran yok, siz de ne yiyorsunuz diye merak eden yok. Seçimler yaklaşınca akbaba gibi üstümüze üşüşürler. Oy moy kullanmıyorum” diyen Ali Rıza Dayı’yı, “Oyları bölmeyelim” diyen Kemal’i, “Bence bölelim” diyen Durmuş abiyi, “Ama ekonomiyi düzeltti” diyen Cihan’ı falan duysa, onları köyün çıkışına kadar kovalar. “Bırakın oğlumu” der. “Uğraşmayın” der, “Beni de delirtmeyin…”

Ama Satiye Yengem bilmiyor ki ben çoktan kararımı verdim. Hatta içi; artık hayatta olmayan bir sürü akrabanın telefon numarası, arka yüzlerindeki ayetlerden dolayı çöpe atılamamış, soba kalktığı için de yakılamamış takvim yaprakları ve kasabada küçük tüpten başka bir şey satamayan beyaz eşyacılara ait kartvizitlerle dolu eski telefon defterinden bir yaprak koparıp ona da yazdım. Yarın yengem, amcam, Hikmet, Tahsin kahvaltıdan sonra hep beraber oy kullanmaya gideceğiz. Tren istasyonunun arkasından geçip ilkokula gireceğiz. Zarflarımızı sandığa atacak, köyün altından dolaşıp arka bahçeden eve geleceğiz. Yengem paşaböreği yapacak, amcam çay demleyecek, televizyon kazananı açıklayacak. Ama benim zarfım açıldığında içinden bir kâğıt çıktığını ve üzerinde “Berkin Elvan’ı kim öldürdü?” yazdığını söylemeyecek.

Daha fazla dinleyemeyeceğim. Annemin, üzerinde dereotu biten, bu yüzden de bana her zaman bir tabak baklayı hatırlatan mezarına doğru yürürken içimden tekrarlayacağım: Bir gün gelecek Berkin kazanacak, bir gün gelecek…