Feride'nin de ojesi bitmiş

Marketlere girip paltomuzun üstünden ucuz deodoran sıkıyor, rujumuzu kozmetik standlarından sürüyoruz...

'Bizim Aile’nin en güzel sahnelerinden biridir. Yok, Melek Hanım’ın, Yaşar Usta üç oğluyla birlikte ona taşınırken yanında getirdiği kap kacağa bakıp, içlerinden eski bir tepsiyi bağrına bastırdığı ânı demeyeceğim. O da çok güzeldir ama… Bir insanın başka bir insanı sevdiğini, hayatına kabul ettiğini, onun tepsisine sarılarak göstermesi, nefistir. Ama şimdi şeyi diyeceğim: Hani Melek Hanım koltukta, Yaşar Usta masada, aylık masrafları bir kâğıda yazıp hesapladıkları bir sahne vardır. Orada Melek Hanım, oduncunun borcuyla küçüğe yeni ayakkabı arasına, utana sıkıla bir kalem eklemek ister: Feride’nin de ojesi bitti.

Bu sahne, sanat yoluyla çok az ifade edilen bir derdi, ojelerin bittiğini, gündeme getirdiği için kıymetli. Çünkü ojeler gerçekten biter. Ama kimse ojelerin bitmesiyle ilgili konuşmaz. Bitmese de kurur. Ama kimse ojelerin kurumasıyla ilgili de konuşmaz. Rujlar küçülür, dibinden kulak pamuğuyla çıkarılıp sürülür. Farlar kırılır, çantayı toza bular. Allıklar düşer parçalanır. Aseton uçar. Maskara ağdalanır. Ama kimse kırmızı rujlar ve siyah göz kalemleri, kahverengi farlar ve şeftali allıklarla ilgili konuşmaz. Parası olan sürer, olmayan deneme boyundan ister, alamaz. Küçükken tırnaklarına tükürükle sardunya yaprakları yapıştırdığı, ilkokula giderken kırmızı kalemi diliyle ıslatıp dudaklarını boyadığı zamanları hatırlar. Yıldız Tilbe’nin, Eren Keskin’in makyajlarının ne kadar güzel olduğunu düşünür. Acaba onlar ‘tester’ları nereden istiyordur?

Halamızın bir Tokalon fondöteni vardır. Altın gününe ya da kına gecesine giderken bol bol sürer. Makyajını pembe ruj ve yeşil farla tamamlar. Pembe, Harika Avcı’nın dudağındaki pembe… Uyumsuzmuş, kime ne?

Annemizin makyajlı hali değil, kirpiklerinde önceki günden biraz maskara, gözünde kalem kalmış hali ne güzeldi. Sabah kahvaltıda dün makyaj yapmış annemiz, gözleri ne güzelmiş…

Yasemin Abla’nın nişan bohçasından, görümcesinin zevkiyle birlikte bizim mahalledeki tuhafiyenin kozmetik dünyasıyla ilişkisini de yansıtan dört parça çıkıyor: Küçük bir tüp el kremi, Dolce Vita deodoran, edepli tonlarda bir ruj ve siyah göz kalemi. Bu dörtlüyü hiç unutmayacağız.
Ablamızla biz makyaj konusunda biraz asiyiz. Dudaklarımıza fondöten sürüp, siyah kalemle çerçeveliyor, babamızdan anahtarları alıp arabaya müzik dinlemeye iniyoruz. Tarkan, “Hiç olmazsa selam ver” derken teybin ses düğmesi sonuna kadar çevriliyor. O zamanlar Mustafa, ablama selam vermiyor. Ablam da işte dudaklarına siyah kalemler filan… Bana selam vermeyen biri yok. Ama ablam üzgünse ben de üzgünüm. Onu çok seviyorum. O, sürücü kursuna, bilgisayarlı muhasebe kursuna yazılırken yanında gidiyorum. Bunalımda olduğu için karnesini ben alıyorum. Sıkıcı bulduğu resim ödevlerini ben yapıyorum. Tarkan “Seviyorum bırakmam diyen kimdi” derken ablam dudaklarının siyah çerçevesini tazeliyor. Akü bitmese bari…

Marketlere girip paltomuzun üstünden ucuz deodoran sıkıyor, rujumuzu kozmetik standlarından sürüyoruz. Tavsiyelere uymuyor, cilt tonumuza gitmeyen allıklar kullanıyoruz. Gözlerimizin içine siyah kalem çekmeye bayılıyoruz. Biz, “Bu göz kalemini nişanımda almıştım, bu ruj da en az on yıllık” diye övünen kadınlar tanıyoruz. Raf ömrü nedir bilmiyoruz. Sağ elimize oje süremiyoruz mesela, biz de sadece sola sürüp çıkıyoruz.

Ablamız artık kozmetik şirketinde muhasebeci olarak çalışıyor. Geçen akşam işten çıkarken mağazadaki teşhir standını atacaklarını görüyor. “Atmayın bana verin” diyor, alıp eve getiriyor. Artık evde zigon sehpanın yanında, aşk merdiveniyle devetabanı, onun yanında da çoğu parçası bitmiş ya da az kalmış olsa da, bir makyaj standı var. Dudaklarımıza siyah kalem çekerken nasıl mutluyuz…