Gayba gittim dönücem

İnsan, şu hayatta trenler olsun istiyor trenler... Trenlerde şişe şişe rakılar, terlemiş sürahiler, küp küp buzlar olsun istiyor.

Çakmaklar neden hep ortadan kayboluyor biliyor musunuz? Çünkü onları sadece 1 liraya alıyoruz. Tezgâhında tatlı sakızlar, yemek dergileri ve mentollü kâğıt mendillerin dizili olduğu iskele büfelerinde iki liralıkları da var ama onları kimse almıyor. Belki sadece, bu defa asla kaybetmeyeceğine inanan biri… Bu defa, ne olursa olsun, kaybetmeyeceğine kesin gözüyle bakan biri… Geçen hafta Aysun’un doğum günü partisinde Selim’le tanışan Deniz mesela. Bu bahardan kalma güzel şubat akşamında bir çay için sözleştiği Selim’le buluşmak üzere Haldun Taner’e doğru yürürken büfeye uğrayıp bir Winston Light ve iki liralıklardan yeşil renkli bir çakmak aldı. Ve az sonra, ‘içerde mi dışarda mı?’ya karar verip de nihayet bir masaya oturduklarında Deniz sigarasını yakar ve ne konuşacağını bilemezken çakmakların sık sık kaybolmasından söz edip şöyle diyecek: Boynuma asacağım valla. İlkokulda silgileri asardık ya… Selim gülecek. İlk günler, böyle gülmeler, aynı müfredatın çocukları…

Ya da maaşın hiç bitmeyecek gibi geldiği ayın o ilk birkaç gününde sabah işe giderken hem gazete hem Uykusuz alan, kontör yükleyen, vapurda çay söyleyen, akşam bira içmek için Beyoğlu’na çıkan birkaç kişi… Kırmızı mı mavi mi diye düşünüp turunculardan bir tane çekecekler.

Ama onların çakmakları da kaybolacak. Bordo paltolarının cebinden uçuverecek. Kâselerin fıstık kabuğu, küllüklerin izmarit, insanların keder, neşe, bira ve çişle dolduğu masaların üzerinden bir anda yok oluverecek: Bir ateş versenize. Demin masada bir sürü çakmak vardı, şimdi yok.

Çakmaklar kaybolur. Firketeler, eldiven tekleri, tokalar, bereler kaybolur. Ama mesela, leopar ya da Audrey Hepburn desenli kılıflarla süsleyip ekran koruyucularla koruduğumuz telefonlarımız nadiren sıvışıyor. Çünkü hep elimizde, cebimizde, masanın üzerindeler. Karşımızdakinin gözünün içine bir bakıyorsak, ona iki…

Değerli eşyalarınıza sahip çıkın yazıyor otoparklarda, lokantalarda, marketlerde. Değersiz eşyalardan birini, mesela devetüyü bir eldiven tekini, arayıp sohbet etmek istiyor o anda. “Naber, akşam napıyosun? Caddebostan sahilde şarap içelim mi?” demek istiyor. Bir çakmağa mesaj atıp, “Ocağa kuru fasulye koydum. Gemici usulü. Bol yeşil biberli, domatesli. Sen seversin, gel” yazmak istiyor. Bir bereyle tren yolculuğu yapmak, ona garda beklerken yazdığı ‘çocukların elleri’ adlı şiiri okumak istiyor. Şiir, ders dinlerken birden hayal kurmaya başlayan ve artık dersi dinleyemeyen bir ilkokul 2 hakkında... Bere şiiri çok beğensin, rakı içelim mi diye sorsun istiyor. İnsan, şu hayatta trenler olsun istiyor trenler… Trenlerde şişe şişe rakılar, terlemiş sürahiler, küp küp buzlar olsun istiyor.

Beremi kaybettim geçenlerde. Sokaklarda aradım, yok. Kulakları benden daha çok üşüyen birine gitmiştir belki diye avundum. Sonra New York’lu grafik tasarımcı Yoonjin Lee’nin ‘littlelostproject’ini gördüm. Tatlı kadın, sokakta gördüğü kayıp eşyaların üzerine notlar yazıyor. Mesela bir saç tokası, “Beni saçında ya da bileğinde tutamayacak ne vardı?” diye soruyor. Telefon kulübesinde unutulmuş kalın çerçeveli bir gözlük “Yardım edin, kayboldum” diyor. Kayıp eşyalarda, yanlarından öylece geçip gidemeyeceğiniz bir hal, pazarda annesini kaybetmiş çocuk bakışı oluyor.

Lütfen ‘değersiz eşyalarımıza’ sahip çıkalım. Değeri gönülde tartalım. Berelere şiir okuyalım, tokaları yemeğe çağıralım. Ve benim bereyi görürsek, zahmet olmazsa, üzerine “Hadi ben kayboldum, Hasan Ocak nerede?” yazalım.