Giden ölüler bizimdir

Türkiye, her akşam döndüğümüzde yine 'bizden biri'nin öldüğünü öğrendiğimiz bir ev... Ne gözyaşı yetiştirebiliyoruz artık, ne dua.

Bazen, akşam eve dönüşte, apartmanın önünde büyük eniştenin taksisini, halanların Kartal’ı ve daha o saatten sonra artık kimlerin olduğunu seçemeyeceğin, çamurlu tamponlu, plastik paspaslı, ‘Allah Korusun’lu bir sürü arabayla geliyor haber. “Biri ölmüş” diyorsun. “Bizden biri ölmüş”. Aynı havluya yüz sildiğin, aynı koltuğa uzanıp Vedat Milor, basketbol maçı ya da bir deterjan reklamı izlediğin insanlardan biri ölmüş. Dünya dönmesin. Ekmekler pişmesin. Bulutlar tepemizden geçmeye devam etmesin. Televizyonun üzerinde kollarını havaya kaldırmış duran o biblo da kollarını artık indirsin. ‘Bizden biri’ ölmüş…

Ya da mesela asansör bozuk olduğu için merdiven çıkarken görüyorsun. Alt komşunun kapısının önü ayakkabı dolu. Arkasına basılmış, uzun burunlu, 43 numara, kahverengi bağcık, yamuk topuk… Duyan gelmiş. Şimdi bazılarının elinde gözyaşı ve sümükten parça parça olmuş kâğıt peçeteler vardır. Peçete bulamayanlar da gözyaşlarını oyalı yemenilerinin ucuna siliyordur. Telefon hiç susmuyordur. Büyük halanın hamile gelini ahizeyi kaldırır. “Yarın… İkindi… Ona ilaç verdiler, uyuyor şimdi… Amin… Sağ olun… Amin” der. Üst kata çıktığında, paspasın üstünü boş görünce sevinirsin. ‘Bizden biri’ ölmemiş.

Türkiye, paspasının önü ayakkabı dolu bir ev... Türkiye, her akşam döndüğümüzde yine ‘bizden biri’nin öldüğünü öğrendiğimiz bir ev… Ne çok ölümüz var. Ne gözyaşı yetiştirebiliyoruz artık, ne dua.

Vapura biniyoruz. Çoktan beridir değişti ama bize göre bütün vapurların ismi hâlâ Turan Emeksiz. Eve geliyoruz. Elmas Teyze akşamın ayazında yine balkonda. Oğlu Hayrettin’i bekliyor. Hayrettin Eren yemeğe geç kalalı 34 yıl oluyor. İçeri giriyoruz. Koltuğun üstünde Uğur’un küçücük kazağı, portmantoda Hrant’ın ayakkabıları, kitaplıkta Metin’in fotoğraf makinesi. Tam da Sabahattin Bey’in ‘Hep Genç Kalacağım’ adlı kitabının önünde. Mutfakta Saliha Teyze Ceylan’a makarna pişiriyor, yanında Emine Teyze, oğlu Hasan’a balık ayıklıyor. “Azcık geç kaldı ama balıklar kızarasıya gelir” inanıyor.

Teypte hep aynı kaset dönüyor. Hasret, sakin akan berrak sulara benzeyen güzel sesiyle söylüyor: Ölüm denizin kıyısında anacığım…
Duvarda, bir çerçevenin içinde, Hatice Teyze’nin, oğlu Onur Yaser’e attığı son mesaj asılı: Oğlum 22.45’te yola çıktık. Yoldayız, geliyoruz. Duymuyor musun çocuğum, niye telefonu açmıyorsun anacağım?

Salonda Festus’un, Ali İsmail’in, Taylan’ın, Bahriye Hanım’ın, Uğur Bey’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Musa Bey’in, Medeni’nin, Mehmet’in,
annesi Fadime Teyze’nin, İrfan Bey’in… fotoğrafları yan yana duruyor.

Ölüm zaten zor. Kalana dert. Birinin; “Akşama ne pişireyim?” diye mesaj attığın öpüştüğün, sıcak yaz gecelerinde boynundaki terde uyuduğun ya da doğurduğun, ismini koyduğun, ayağına patik giydirdiğin, şakaklarını, boynunu, burnunun kenarını öptüğün, belki her dakika didiştiğin ama bir gün görmesen kokusunu özlediğin, banyonun kapısının arkasında bornozu asılı, çorap çekmecesinde yanlış eşlenmiş bir çift çorabı duran, birinin artık eve gelmeyecek, sofraya oturmayacak, sazını alıp şarkı söylemeyecek, kalemini alıp yazı yazmayacak olması, telefon etsek açmayacak, alo demeyecek, “Canım benim” demeyecek olması, dayanılır bir şey değil. Ölüm zaten
anlaşılır bir şey değil.

Böyleyken; ölüm, üstünden ne kadar vakit geçerse geçsin, insanın burnunun kökünde acıyıp duran bir şeyken, biz daha da zorlaştırmışız. İnsanların torun torbayı sevdikten çok sonra “Hadi bana eyvallah” diye istirahate çekilmesine izin vermemişiz.
Ne kadar çok ölümüz var. Ayakkabılar kapıya, fotoğraflar duvarlara sığmıyor. İçimiz kocaman bir taziye evi. Artık bu evde ne mendiller, ne yemeni uçları, ne kolonyalar, ne bardaklar yetiyor.