Gündelik hayat ve saklama kapları

Türkiye, evlatlarının bulutların ne kadar güzel olduğunu düşünecek vakit bulmasına izin vermiyor. Türkiye, evlatlarını sevmiyor...

Uçak, koca bir paket pişmaniyenin üzerinde uçan sinek gibi bulutların üstünde süzülürken kendimizi daha fazla tutamıyoruz. Bulutlar o kadar güzel ve bizim o anda onlara öyle yukarılardan bakmamız o kadar acayip ki ağlamaya başlıyoruz. Avcumuzda buruşturduğumuz peçeteler sümük ve gözyaşı içinde. Pilot da hıçkırıyor: Herkes dışarı baksın, bulutlar!

Şu hayattaki en güzel şeyler hep en sıradan şeyler arasından çıkar. Lavaboaç kutuları, saklama kapları, el yapımı not defterleri, tuzluklar, öğlen birası ve işte uçağın küçük camından görünen manzara…

Karaköy vapuru akşamları, başını tutmayı henüz beceremeyen bebekler gibi kafasını yanındakinin omzuna ya da çenesini göğsüne yaslamış uyuklayan yorgun insanları Kadıköy’e taşıyor. Mendireğe girince kaptan anonsluyor: Sevgili vapurseverler, az sonra Haydarpaşa Garı’nın önünden geçeceğiz. Lütfen sola bakmayı ve tabii yanınızda uyuyanları uyandırıp onların da sola bakmasını sağlamayı unutmayın. Kimse bu güzellikten mahrum kalmasın. Anons bitince vapurdaki herkes başını sola çeviriyor. İçimizde ağlayanlar, el sallayanlar, sevinçten öpüşenler…

Dünyadaki en güzel şeyler, ‘gündelik hayat yapboz’unun parçaları arasından çıkar. Portakallı kek çırpmak, takvim yapraklarını okumak, çocukların espriden anlaması, çetin cevizin içinde kalanları çatalla çıkarmak, fotoğraf albümlerine bakmak, birisiyle gerçekten anlaşmak, kol çantasının içini boşaltıp yeniden düzenlemek, bir kitabı bitirmemeye karar verdiğimiz o an, ilk kez denediğimiz bir tarifin acayip güzel tutması, taze baklanın çıkması, günlerin uzaması, öğle uykusu, kış güneşi ve işte Haydarpaşa Garı’nın güzelliği…

Her gün yaptığımız işler, aslında, pek tatlı. Ama onları her gün yaptığımız için kıymetini bilmiyoruz. Simitleri öpmüyoruz mesela. Halbuki dudaklarımıza ne yakın. Gündelik hayatın nimetlerinin kıymetlerini bilmiyoruz. Çay tabakları, mantı diye bir yemek, masa örtüleri var diye sevinmiyoruz. Halbuki dünyanın en güzel şarkılarından biri, ‘Little Shirley Beans’, iki ön dişi düştüğü için sokağa çıkmaya utanan bir küçük kız hakkındadır. Bazı ‘hakkında’lar ne basittir, ne tatlıdır… Dişleri düştüğü için bütün gün evde oturan, arada gidip azcık çıkmışlar mı diye aynada dişlerini kontrol eden küçük kız hakkında bir şarkı. Daha güzel bir şarkı olamaz. Mesela, üzerine sarmısaklı yoğurt dökülmüş karnabahar kızartmasından daha büyüleyici bir şey yoktur. İnsanlar sırf annelerinin bulgur pilavından son bir kez daha yiyebilmek için uçak düşmesin diye dua edebilir. Çünkü dünyalık namına, hakikaten, annemizin yaptığı bulgur pilavından daha kıymetli bir şey yoktur. 

İstiklal Caddesi’nin Tünel ucuna yaklaştığınızda yine o meşhur kalabalıkla karşılaşıyorsunuz. Binlerce insan sıraya girmiş birkaç saniyeliğine de olsa o güzelliğe bakmak için bekliyor. Siz de giriyorsunuz tabii. Narmanlı Han’a, kilitli kapılar ardından da olsa bir kez bakmak istiyorsunuz. Karşısına geçip bakılacak şeyler yalnız müzelerde mi? Manavlarda, anneanne evindeki büfelerde, pastane vitrinlerinde, semt pazarlarında, zücaciyelerde, çamaşır iplerinde, ağaç dallarında ve işte bir caddenin kuytusunda da karşısına geçip izlenecek şeyler yok mu? İçinde Nuran’ın, Mümtaz’ın ve tabii Suat’ın yaratıldığı bir bina az şey mi? O binanın içindeki küçük bir odada bu karakterleri yaratan Tanpınar’ın dediği gibi “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Türkiye, evlatlarının bulutların ne kadar güzel olduğunu düşünecek vakit bulmasına izin vermiyor. Türkiye, evlatlarını sevmiyor. Evlatları da gündelik hayatı, sıradan şeyleri, turşu kavanozlarını…