Hav hav

Hayvanlar ve çocuklar, bizim çok fena bir yer haline getirdiğimiz kapı önlerimizdeki tek iyi şey galiba.

Yeğenim resim defterine çizdiği 23 Nisan resminden başını kaldırmadan şöyle diyor: “Köpek havlıyor, ne güzel…”
“Evet” diyorum, “Bayağı güzel”.

Ön balkondayız. O, yere yüzüstü uzanmış, ince çıtaya iliştirilmiş kâğıt bayrak sallayan tombul bir oğlanın önlüğünü maviye boyamakla meşgul. Oğlanın elindeki bayrakta sadece yıldız var, bir şey demiyorum.

Herhalde kendini çizmiş, çünkü “Bir şey eksik” bakışından üç saniye sonra eline yeşil pasteli alıp çocuğa küçük bir gözlük takıyor.
Bayraklı tombul miyopun yanında, sarı etekli uzun saçlı bir kadın, Cafer İlkkan İlköğretim Okulu 1B sınıfında kakası gelenlere izin vermekten ve kaka canavarlarının çizgili defterlerine çizdikleri sağa eğik çizgileri kontrol etmekten gurur duyan bir eğitim neferi var. Muhtemelen o da benim, öğretmeni erkek çünkü. Sarı etekli kadının yüzü Elifba’nın üçüncü harfi misali, mutlu bir Te.

İnsan, anneannesinin evinde resim ödevini yaparken, aslında herkes yanında ve onu çok severken, börek istedi diye fırında börek pişiyor, patates seviyor diye ocakta patates kızarıyorken bile etrafında hep tanıdıkları olsun istiyor. Kafasının üstünde anne, börek, teyze, pastel boya, anneanne, patates kızartması döngüsünden oluşan bir hale duruversin, çok istiyor. Resim yaparken dizinin dibinde oturduğu teyzesini çiziyor.

“Ne güzel” diyorum. “Köpek gerçekten güzel havlıyor”. Aslında fark etmemiştim ama o diyorsa doğrudur. Köpek güzel havlıyor diyorsa, güzeldir. Söylediklerine hak veririm. Ama o da mesela hep şöyle tatlı şeyler söyler: “Bütün güzel şeyler d’yle başlıyor değil mi? Deniz, dondurma, deve, dedem…” “Evet” derim. Kesin Damla’ya âşık.

Hayvanların, insanın kendini eni konu sinsi hissetmesine neden olan düz tavırlarını, kibarlıklarını, hassaslıklarını, şapşallıklarını en çok çocuklar anlıyor. Çünkü onlar da öyle. Hayvanlar ve çocuklar, bizim çok fena bir yer haline getirdiğimiz, hayır dünya demeyeceğim o kadar gitmeye gerek yok, çok fena bir yer haline getirdiğimiz kapı önlerimizdeki tek iyi şey galiba.

Ama biz onlardan… Mesela köfte yapıyoruz, onlara sürekli “Hayır, hayır, hayır” diyoruz. Televizyonu kapat, terliği kemirme, ödevler bitti mi, sakın oraya işeme, çabuk odana, hemen sepetine diye bağırıyoruz, iki bayat balık için çemberden atlasın, bir kesmeşeker için yelelerini savursun istiyoruz, göç yollarına hızlı tren yapıyor, havaalanı inşa ediyoruz, patatesle birlikte fırına veriyoruz, aa keşke diş diş sarmısak da atsaydık, öldürüp kameraları çağırıyoruz, sayın seyirciler dişleri gerçekten de kocaman.

Peki senin kalbin? O ne kadar? Gece çişe kalktığında gördüğün karafatmayı terliğinle ezecek, kasaba gidip bir kilo kas/yağ/kan tarttıracak, halıdaki çişi görünce dayanamayıp bir tane patlatacak, sivrisineğe pat, karasineğe fıss diye girişecek, faytona binip bir de sevgilinle selfie çekecek, kedi yavrusu görünce ay ben çok korkarım deyip sandalyeye zıplayacak kadar küçük mü?

Duvarlardaki stensilleri görmüşsünüzdür, üzgün bakan köpekler “Çocuklar bizden neden korkuyor?” diye soruyor.

Aslında sizden çocuklar değil, biz korkuyoruz. Size baktıkça günahlarımızı hatırlayıp çıldırıyoruz. Ne kadar aptal, korkak, kaba, sefil ve pis olduğumuzu anlayıp mahvoluyoruz.

Neyse, müjdeyi vereyim: Epeydir üzerinde çalıştığım bir kimyasal karışım var, şimdilerde bitmek üzere. Bir damlası yetiyor. Tek fısla, dünyada sadece çocuklar ve hayvanlar kalıyor. Geri kalan toz duman, poff.

Görün bakın o zaman çocuklar ne kadar mutlu oluyor, köpekler de ne güzel havlıyor.