Herkes biliyor

Hepimiz uzun süredir yıkanmamış balkonlar gibiyiz. Birisi içimize doğru bir kova su dökse, belki ferahlarız.

Sabah 08.40 vapurundakilerin suratı sirke satıyor. Aramızda canı tost çeken beş kişi var. Onların da ikisinin, “Çift kaşarlı satmıyoruz”la hevesi kırık. On iki kişi çay ısmarlamış, keyifsiz yudumluyor. Katlayıp yanına koyduğu gazeteyi açıp da işte böyle oturduğu yerden gek gek konuşanları çekecek dermansa sadece yedi kişide var. Biri çoktan, gazetedeki en hakiki bulduğu sütuna, günlük burç yorumlarına geçti bile.

Hepimiz uzun süredir yıkanmamış balkonlar gibiyiz. Birisi içimize doğru bir kova su dökse, belki ferahlarız.

Akşam 18.40 nasıl diye sorarsanız, o da Allahlık. Kimse, iş çıkışı “Bir kilo şöbiyet sardırayım” dememiş. Halbuki ne güzeldir elinde bir kutu tatlı taşıyan insan. Ne güzeldir, ayın ilk günlerinde; maaş daha, baklavanın şerbete doymuş otuz katı gibi puf pufken, Karaköy’den Kadıköy’e, Kadıköy’den Beşiktaş’a kutu kutu tulumba taşımalar. Hanım cevizli seviyor diye cevizli paketlettirmeler, beyaz mermerli tezgâhın arkasından spatulanın ucuyla ikram edilen fıstıklıyı mahcup kabul edip, mutlulukla çıtırdatmalar, “Ah bir bardak da ayran olsa” diye iç geçirmeler…

Vapur Kadıköy’e yanaşırken kulaklıktan Leonard Cohen, tıpkı güçlü kuvvetli bir sarılmaya benzeyen sesiyle şöyle diyor: Herkes, babası ya da köpeği yeni ölmüş gibi üzgün.

Herkes biliyor zarların civalı olduğunu/ Atarken parmaklarını birleştiriyor herkes/ Savaş bitti, herkes biliyor bunu/ İyi oğlanlar yenildi, herkes biliyor bunu/ Herkes biliyor, zaten dövüş hileliydi/ Fakirler fakir kalır, zenginler daha da semizler/İşler böyle gider/Herkes bilir bunu.

‘Emoticon’larda sarılma işareti yoktur, herkes bunu da bilir.

Kalamış’a doğru yürürken önümüze nohutçu çıkıyor. İçimizde, sofrada mevsimin ilk karpuzunu görmüş gibi bir sevinç. Mevsimin ilk taze nohutu, neredeyse ıslaklar, yeşil bir koku. Çarşıya insek, çağla da çıkmıştır şimdi. Sonra erik de kütür kütür, sulu sulu can erik… Bir küçük kese kâğıdına doldurturuz. “Yeter yeter” deriz, “Kim yiyecek?”

Mutfak camlarından dışarı, çelik tencerelerde pişmekte olan semizotunun kokusu yayılır. Şöyle derin bir nefes çekeriz, biri biber kızartıyordur. İçi su dolu mavi leğenlerde enginarlar yüzüyor, yanlarında iç baklalar uyuyordur.

İşten çıktığımızda güneş daha batmamış olur. Belki oturur bir yerde soğuk bir bira içeriz. Yanına parmak patates… Üzerine tuz serperiz, birazı masaya dökülür. Masada tuz taneleri, peçete, hiç kullanılmamış çatal.

Okuldan eve geldiğimizde hava daha aydınlık… Çantayı atarız bir kenara… Böyle havalarda unuturuz öğretmenin yıkansın diye eve yolladığı mavi masa örtüsünü çantamızda. Böyle havalarda hatırlarız sabah okula gidince, aaaa!

İlk çilek, ilk adalar, ilk biber dolması, ilk taze fasulye, taze sarımısak, kabak kalye, termosta çay, “İçerlerde durulmuyor artık”lar,
patlıcan kızartmaları, sultani bezelye, akşam ayazı için lacivert hırka…

Çünkü herkes bilir. “Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. Hişt hişt! Hişt hişt! Hişt hişt!”
Herkes bilir, bahar ‘hişt hişt’tir. Leğende yüzen enginarlarla ya da bir demet semizotuyla çağırır. Gel der. Daha da içerlerde durulmaz der. Çık der. Dışarı çık der. Elindeki tatlı kutusunu açmaya çalışırken “Vapurdaki herkese benden çay” diye bağırır. “İstemem yavrum çarpıntı yapıyor” diyen teyzelere gazoz yollatır.

Artık hepimiz daha yeni yıkanmış balkonlarızdır ve daha yapacak çok işimiz vardır.