Mevlam gül diyerek

Gülünecek bir şey varsa söylensin, hep beraber gülünsün. Komik bir şey oldu mu tereddüt etmeden paylaşılsın. İyi haberleri, müjdeleri yaymada acele edilsin.

Kadın yokuşun başından sonuna güle güle geldi. Sokağın başına varınca artık dayanamadı, sağ elini karnına bastırdı, güldü de güldü. Ağlarmış gibi bir inilti çıkarıyordu. Sonra müthiş coşkulu, nefesini kesen uzun kahkahalar atmaya başladı. Ayakta duramayacak hale gelince yandaki apartmanın taş merdivenlerine çöküp, herhalde karnını ağrıtan, kahkahaları sırayla salıverdi. Arada duruyor, soluk soluğa bir şeyler düşünüyor, sonra yine başlıyordu. Kadın, etrafa durmadan sıcak, beyaz ve mis kokulu patlamış mısırlar saçan çıldırmış bir patlamış mısır makinesi gibi, kahkaha saçıyordu. Nihayet içindeki tüm kahkahalar bitince, akan rimelini elleriyle sildi, üstünü düzeltti, kalktı yürüdü.
Arkasından bakarken az önce hayatımdaki en güzel şeylerden birini gördüğümü düşündüm: Gülmekten ayakta duramayan bir insan… Sobanın üstünde mandalina kabuğu, yeni doğmuş bir bebeğin kokusu, sabah aç karna yaş pasta yemek, takvim yaprağından günün yemeğini (fırında köfte patates, peynirli makarna, ayva hoşafı) okumak, “Bu dudaklar hangi ünlünün” sorusunu bilmek, evin içinde yürüyerek kitap okumak gibi… İşte, güzel şeylerden bir tanesi.
Necla Yenge düğün fotoğraflarında hep mavi farlı, kırmızı rujlu ve asık suratlı çıkmış. Hele, Esenler’de buz gibi bir fotoğraf stüdyosunda değil de Tahiti’de ılık kumlarla kaplı bir plajdaymışçasına poz verdikleri tropik manzaralı perde önünde ağladı ağlayacak. Çünkü düğünden önce tembihlenmiş: Gelinler gülmez, fazla konuşmaz, oynamaz. O da tembihe uymuş. Şimdi kendi düğününü hatırlayınca ağzına, nikâh şekerlerinin içinden çıkan acımış badem şekeri tadı geliyor. İçinde bitmeyen tükürme isteği…
Ali de mesela hiç unutmaz, lise 2’ye giderken, suratında ilk dersten kalma alev alev yanan bir tokat izi olduğu için bütün gün teneffüse çıkamamış, kantine gidememiş. Normalde evden ekmek arası kaşar getirirmiş, o gün evde kaşar olmadığı için o da yok. Bütün gün genzinden burnuna yayılan bir ağrıyla oturmuş yerinde. Gözyaşlarını tutmuş. Açlıktan midesi ve başı da ağrımaya başlamış. Lise ne berbat bir şey. Şimdi, “Bordo süveterime yakışmıştı o tokat izi aslında” deyip kahkaha atıyor. Ali gülmeyi seviyor. Tokatı da zaten o yüzden yiyor: Gülünecek bir şey varsa kimyacı da gülsün.
Okul çıkışı otobüste kıkırdayan gençler, emekli maaşını almaya giden yaşlılar tarafından azarlanmasın. Politikacılar istihzasız da gülsün, ha bire parmak sallamasın. Babalar kaş çatmasın, tuvalet eğitimi gibi bir şey değil o, bari bizden sonraki nesiller kızlı erkekli sokak ortasında kahkaha patlatsın. İnsanlar, yürürken yürürken gülmekten kendini kaldırımlara atsın da kimse de dönüp bakmasın, kendi kendine gülene deli denmesin…
Ayrıca gülünecek bir şey varsa gerçekten söylensin, hep beraber gülünsün. Komik bir şey oldu mu tereddüt etmeden paylaşılsın. İyi haberleri, müjdeleri yaymada acele edilsin. Mesela televizyonda ‘Gülen Gözler’ mi var hemen tweet atılsın. Otobüste komik bir olay mı oldu daha eve gelip de montlar çıkarılırken anlatılmaya başlansın. Arkadaşlarımızla bir ara çok güldüğümüz bir anımız mı vardı, hatırlatılsın, hemen toplu bir mail... Herkes en az üç fıkra tutsun ezberinde, beş komik replik ezberlesin, annesinin kahkahasını kaydetsin, arkadaşlarının nasıl güldüğünü bilsin, hatırlayamadığı çıkarsa telefon edip onu bir güldürsün. Çocukları gıdıklasın, onlarla ne kazananı ne kaybedeni olan bir oyun, mesela çimdik çimdik makarna, oynasın, en sonunda ellerle birlikte ‘bidibidibidi’ sesine bir sürü kahkaha karışsın.
Herkes, inşallah, gülmekten oturmak zorunda kalsın.