Sinekli cacık ve üzüm buğusu

Bak yine yaz geldi. Şimdi herkes bir yerlere gidecek. Gerisi uzun bir sıkıntı. Seni ve fırının üstünde oturan tüm çocukları öpüyorum.

Tatlı ablacım,

Dün seni andım.

Akşam Zeliha’yla Ali sürpriz yaptı. Yanlarında da Can. Fakat Can büyüdükçe nasıl Adnan Dayım’a benziyor biliyor musun? Aynı boncuk gözler, aynı kıvır saçlar, aynı bakışlar… Görmen lazım. Ayaklarını ısırdım bütün gece.

Dolapta zeytinyağlı barbunya vardı. Yanına hemen bir pilav uydurduk. Koca bir kâse de cacık… Sofrayı balkona kurduk. Gelirken bahçeden gül toplamışlar, beyaz gül. Bir demet de hanımeli. Nasıl güzel kokuyorlardı, nasıl neşelendik.

Cacığı senin sevdiğin gibi yaptık. Hıyarları rendelemedik. Bıçakla kafalarına vura vura tık tık tık incecik kıydık. Yoğurt, taze sarmısak, az tuz ekleyip karıştırdık. Üzerine küp küp buz, zeytinyağı, taze nane yaprakları… Sen ne güzel yaparsın cacığı. Bu arada teyzemin ördüğü kırmızı mutfak önlüğünü buldum. Bendeymiş. Balkondaki ıvır zıvırın arasından çıktı. Gelince alırsın.

Neyse, güle oynaya yerken tahmin et ne oldu? Ali’nin cacığından sinek çıktı. Ali takmaz öyle şeyleri. Attığı gibi sineği devam etti kaşıklamaya. Ben de takmam. Babam da takmaz. Anneannem de takmaz. Anneannem zaten hiçbir şeyi takmaz. “Sineğin bir kanadı zehir, diğeri şifa” der. “İki kanadı da battıysa, oh yarasın.” Bu arada bu hadismiş, “Oh yarasın” kısmı hariç tabii. Ben anneannem söyler zannederdim. Zaten onun söylediği lafların çoğunun Neşet Ertaş’ın ya da Âşık Veysel’in sözleri olduğunu da çok sonradan anlamıştık. Tatlı Firdevsciğimiz.

Cacıktan sinek çıkınca, tabii aklıma sen geldin hemen. Böyle şeyler hep senin başına gelir çünkü. Çorbandan kurt çıkar, pilavından taş, salatandan sümüklüböcek… Eşeğin sevmediği ot misali, haşeratı kendine çekiyorsun.

Cacıktan sinek çıkması bana bir de ne hatırlattı biliyor musun? Yaz mevsimini. Cacıktan sinek çıkması çok yaz değil mi? Karpuz gibi, şeftali gibi, bebeklerin sadece alt beziyle uyuması, köpeklerin gölge aranması gibi…

Küçükken hiç sevmezdik yazı hatırlıyor musun? Daha doğrusu sen sevmiyorsun diye ben de sevmezdim. Çatıda bacaklarımıza kola sürüp güneşlenirken “Çünkü herkes tatil dönüşü nerelere gittiğini anlatıyor, ben de gıcık oluyorum” demiştin. Haklıydın. Bir keresinde de “Yaz mevsimi evsizler için iyi ama şişkolar için değil” demiştin. Onda da haklıydın. Sen hep haklı olurdun. Buzdolabında zeytinyağlı biber dolmaları, sofrada yoğurtlu çarliston kızartmaları, aklımızda komşunun oğlu, kasabın çırağı, duvarda Tarkan posteri, elimizde Top Pop dergisi olurdu. Ve ölesiye sıkılırdık.

Fırının üstündeki evi hatırlıyor musun? Çatısız olan. Bütün gün alttan üstten kızan beton gece olunca ateş kusar insanı uyutmazdı.

Gecenin bir vakti annem gelir, “Ayla’ya geldiler yine” der, hırkasının cebine limon kolonyası ve bozukluk atıp bizi kavaklığa götürürdü. Dönüşte Meşhure Teyze’den beş yüz bin liralık limonlu dondurma alırdık.

Ayla Halam epeydir iyi. Sadece bankaya fatura yatırmaya gidemiyor. Sıra numarası gelirken çok heyecanlanıp kendini dışarı atıyormuş.

Şekerim, sana Tanpınar’ın ‘Bütün Bir Yaz’ şiiriyle veda edeyim.

Ne güzel geçti bütün yaz/Geceler küçük bahçede.../Sen zambaklar kadar beyaz/Ve ürkek bir düşüncede. Aa, Zerrin Özer şarkısı değil mi bu ya?

Bak yine yaz geldi. Şimdi herkes bir yerlere gidecek. Gerisi uzun bir sıkıntı. Seni ve fırının üstünde oturan tüm çocukları öpüyorum. Üzüm buğum.