Yedi kollu yıldızlar

Keşke bir uzay mekiğine binip gidebilsek. Bayraklar değil, çocuklar yere düştüğünde fırlayan tatlı insanların yaşadığı yedi kollu yıldızlara doğru...

Bakındı, bulamadı. Kırmızı renkli boya kalemi, herhalde, kaybolmuştu. Kalem kutusundan kırmızı kalemini çıkarıp başladı boyamaya. Kâğıt zaten beyaz olduğu için beyazlı kısımları boyamaya gerek yoktu, ne güzeldi. Böyle küçük bir şeye, nasıl sevindi. Aklına beslenme çantasındaki soyulmuş portakal da gelince iyice delirdi, kendi kendine konuştu, güldü.

Baktı, çok güzel çizmiş. “Büyüyünce ressam olacağım” dedi. Ama yani, tam da emin değildi. Belki de portakal olurdu. Şifa olurdu, reçel olurdu, soyulur başuçlarına konurdu.

Öğretmen tebeşir tozuna bulanmış elinin sedefli pembe tırnağını, çocuğun az önce büyük özenle boyadığı dikdörtgenin tam ortasına pıt pıt pıt vurup sordu: Bu ne? Biz bu vatanı size nasıl emanet edeceğiz?

Rengini atalarımızın al kanlarından alan şanlı bayrağımızı ne cüretle pembeye boyamış, üstelik bir de içine tükürmüştü? (Koca sayfayı boyarken kolu ağrıyınca dikdörtgenin içine tükürmüştü ki kırmızı kalem dağılsın, bayrak kolay boyansın.) Hilali ters, yıldızı da yedi kollu yapmıştı. (Ama geceleri babaannesiyle birlikte gökyüzüne bakarken yıldızlar ona öyle görünüyordu. Of zaten keşke şu an evde olsaydı ve babaannesiyle gökyüzüne baksaydı. Birlikte gökyüzüne bakmayı çok seviyordu. Çünkü babaannesi ona yıldızlarla ilgili çok güzel şeyler anlatıyordu. Bir de tekerlemeleri vardı: Ay gördüm Allah, amentübillah. Ay yeniye geçmiş, elhamdülillah. Bu ne güzel aydır, elhamdülillah. Neyse, belki de büyüyünce kozmonot olurdu. Aya giderken yolda arkadaşlarına babaannesinin söylediği tekerlemeyi öğretirdi. Ay birden karşılarında belirince de, sevinçten birbirlerine sarılıp haykırırlardı: Ay gördüm Allah…)

Ama işte şu vatanı, o kadın, bu çocuğa; resim dersinde çizdiği bayrağı tükürükle boyayan, büyüyünce ya portakal olmak ya da kozmonotlara sarılıp amentübillahlı bir tekerleme okumak isteyen bu çocuğa, nasıl emanet edecekti?

Ona baktığımı görünce yanıma geliyor. Küçükler 10, büyükler 20’ymiş. Ama bana 15 olurmuş. “Çok sağ olun, ihtiyacım yok” diyorum. “Nasıl olmaz abla, herkesin bayrağa ihtiyacı vardır” diyor. “Koyarsın torpidona…” “Torpidom yok” deyip gülüyorum. “Olur abla, o da olur inşallah” deyip bir sigara yakıyor. “Abla bak benim dört çocuğum var ellerinden öperler. Ufağı hasta, kalbi delik yani, öyle doğdu… Allah bilir, biz bilmeyiz abla. Dördünü de bunla büyüttüm” deyip üzerinde kocaman bir hilal ve yıldız olan bayrağı burnuma doğru uzatıyor. Yıldızın beş kolu var. İsmi Ali’ymiş. Ali abi, Çingen Ali yani, Türkler’e üstünde beş kollu yıldızlar olan bayraklardan yetiştirerek dört bebek büyütmüş. O bayrakları alanların kendisine böyle bir tuhaf baktığını da görerek.

‘Bir eve bir de arabaya’ alanlar, balkondaki çamaşır ipine mandallayanlar, cama bantlayanlar, şarküteriler, tuhafiyeler, manavlar, anaokulları, çay ocakları, pastaneler, berberler, şehit cenazesi sonrasında, bayramda, yasta, aslında iç ve dış düşmanlar ülkenin birlik ve bütünlüğüne kastettiği her anda, tek millet, tek devlet, tek bayrak diyen insanlar Ali abi’ye koşmuş. “Ver bakalım” demiş. “Büyük olsun, vatana helal olsun…” Ali abi sigarasından son bir nefes çekip gözlerimin içine bakıyor: Ama sana bir şey söyleyeyim mi, bu bayrak bizi birleştirmiyor, daha çok ayırıyor. Camına asmadın mı vatan hainisin. Adamın belki on lirası yok, vatan haini değil yani, on lirası yok.

O konuşurken düşünüyorum. O, biz, kozmonot arkadaşlarımız, babaannemiz, portakallarımız, ölülerimiz, kırmızı kalemlerimiz, hepimiz, keşke bir uzay mekiğine binip gidebilsek. Bayraklar değil, çocuklar yere düştüğünde fırlayan, onları ayağa kaldırmak için koşan tatlı insanların yaşadığı yedi kollu yıldızlara, ters hilallere doğru, çekip gidebilsek…