Fazıl Say ve İsmail Saymaz Amerika'daydı

"Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganı çok kez niteliksiz siyasetçiler için kullanıldı. Oysa nitelik yani bir işi hakkı ile yapabilmek, iyi yapabilmek, insanlığa ve yaşadığı topluma faydalı olmak temel kıstas olmalıydı. Türkiye birileri ile gurur duyacaksa Fazıl Say gibi büyük sanatçıları ile İsmail Saymaz gibi pek çok dosyanın altından girip, üstünden çıkmış araştırmacı gazetecileri ile gurur duysun.

New York’da saat yaklaşık 18.40, Manhattan trafiğinde Carnegie Hall’a doğru yol alıyoruz, trafik sıkışık, takside konsere yetişip yetişemeyeceğimizi düşünürken 18.50’de önü tıklım tıkış salonun önündeyiz. Üç bin müziksever salonu tamamen doldurmuş. Carnegie Hall 1891’de açılmış Amerika’nın klasik müzik alanında en önemli sahnelerinden, belki de en önemlisi, dolayısı ile burada konser verebilmek sadece çok yetenekli müzisyenlerin tadabileceği bir tecrübe. 11 Nisan akşamı Carnegie Hall’un konuğu piyanist, bestekar Fazıl Say idi. Orpheus Chamber Orkestrası ile çıktıkları turnenin New York ayağında muhteşem bir konsere imza attılar. Orpheus orkestrası 1971 yılında kurulmuş, 71 albüm çıkartmış, Grammy müzik ödülü de dahil olmak üzere pek çok prestijli ödüle sahip Amerika’nın önde gelen klasik  müzik gruplarından. Orkestranın bir şefi yok ve grup içi demokratik işleyişten ötürü bir ödülleri de mevcut. Konser, orkestranın Wagner’den Siegfried İdyll i çalması ile başladı. Ardından Fazıl Say sahneye çıktı, piyanosunun başına geçti ve Orpheus orkestrası ile birlikte Mozart’dan Piano Concerto No. 23’u çaldılar. Fazıl Bey’i hayatımda ilk defa canlı olarak dinleme-izleme fırsatı buldum. Hem orkestra ile uyumu hem de piyanosunun başında notaları bize ulaştırırken beden dili ile diğer müzisyenlerle iletişimi, kendinden geçişi görülmeye değerdi. Parça bitti ve Fazıl Say alkış tufanı içinde seyircileri selamladı. Ardından orkestra Fazıl Say’ın Carnegie Hall’da ilk kez çalınan Chamber Symphony, Op. 62 parçasını çaldı. Sadece yaylı enstrümanların kullanıldığı bu eserde, Anadolu müziğine de kimi göndermeler yapıyordu Say. Parçanın genel karakteri ise belki de memleketin hali gibi gergindi. Konser Haydn’dan bir parça ile sonlandı (Symphony No. 80 in D Minör). Ertesi gün New York Times’da çıkan yorumda Fazıl Say’ın sadece müzisyen olarak yeteneğinden değil, aynı zamanda orkestra ile kurduğu, beni de oldukça etkileyen canlı iletişimden de bahsediyordu. Ve tabii twitter’da bir retweet’i dolayısı ile kendisine verilen 10 aylık hapis cezasından da (link).

Fazıl Say konser verdi.

 

Türkiye’de yetişmiş her insan, eğitim sisteminin ne kadar ezbere dayalı, yaratıcılığı öldürmek, sorgulayanı dışlamak üzerine kurulu olduğunu bilir. Bir kaç iyi öğretmenin veya ailenin gönüllü çabaları dışında bir öğrencinin herhangi bir yeteneğini geliştirma imkanı neredeyse yok gibidir. Fazıl Say böyle bir kültürden, hepimizin çok iyi bildiği yetenek törpüsü bir ortamdan sıyrılıp, vasatın baş tacı edildiği bir ortamda, dünyanın en saygıdeğer müzik otoriterleri tarafından tanınan, davet edilen bir noktaya bu genç yaşında-Fazıl Say 1970 doğumlu- ulaşıyor. Türkiye’de liyakatın değil de eş-dost-akraba kıyaklarının, siyasi parti ilişkilerinin her türlü pozisyon bulmada etkili olduğu bir kültüre inat ve hepimize örnek olarak sadece yeteneği değil, çalışkanlığı ve azmi ile dünyanın en önemli müzisyenlerinden birisi haline geliyor. Sağolsun, varolsun. Türkiye’de yönetenler ne yapıyorlar peki? AKP hükümeti döneminde tüm muhaliflere yapıldığı gibi bir fırsatını bulup Fazıl Say’a da hapis cezası veriyorlar. “Büyük” akıllarınca bir büyük müzik dehasını böyle saçmalıklarla ürkütebileceklernı düşünüyorlar… Zavallılık değilse ne?

İşini iyi yapan yeteneklerden bahsetmişken 9 Nisan Perşembe akşamı Boston’da, MİT’de yaptığı konuşmada tanışma fırsatı bulduğumuz Radikal gazetesinin değerli muhabiri, gazeteci-yazar İsmail Saymaz’dan bahsetmeden olmaz. Ama öncelikle İsmail Saymaz’in Amerika ziyaretine vesile olan Research Institute on Turkey’den (http://riturkey.org/) sizlere bahsetmem gerekiyor. Bildiğiniz gibi Amerika’da pek çok düşünce kuruluşu (think-tank) mevcut. Türkiye’ye dair çalışmalar yürüten düşünce kuruluşları ya Fettullah Gülen çevresinin kuruluşları ya da AKP’nin bunlara karşı kurduğu yeni oluşum. Türkiye’ye dair çalışan tüm bu think-tank’lerin ortak özellikleri ise neoliberal olmaları. Bildiğiniz gibi Gezi Direnişi sonrasında aynen Türkiye’de olduğu gibi Avrupa ve Kuzey Amerika’da çeşitli Gezi forumları oluştu. Bunlardan bir kısmı halen varlığını sürdürüyor. Bu forumlardan başta New York olmak üzere, ABD, Kanada ve Almanya’daki forum ve platformlarda bir araya gelen sanatçı, yazar, mimar, araştırmacı ve akademisyen kooperatif tarzında tabandan örgütlenen bir düşünce enstitüsü kurmaya karar veriyor ve Türkiye Araştırmaları Enstitüsü (Research Institute on Turkey)’i kuruyorlar.

Gazeteci İsmail Saymaz, panelde konuştu.

 

RİT- geçtiğimiz hafta İsmail Saymaz’ın Washington DC, Boston ve New York panelleri ile açılışını da duyurmuş oldu.  Yıllardır insan hakkları alanına dair yaptığı haberlerden tanıdığımız ve severek-sayarak takip ettiğimiz sevgili İsmail Saymaz’ı RİT’nin kuruluş panellerinde, Boston Gezi forumu Bostonbul ve RİT’in ortak organize ettiği MİT konuşmasında tanıma ve dinleme imkanı bulduk. İsmail Saymaz’ın ne kadar iyi bir gazeteci olduğunu, şu gencecik yaşında yazdığı 7 kitapla üretkenliğini, çalışkanlığını biliyorduk ama bu kadar iyi bir hatip olduğunu bu etkinlik sayesinde öğrenmiş olduk. Konuşma serisinin Boston ayağında Saymaz, Ali İsmail Korkmaz’ın katledildiği günlerde Eskişehir’de yaşanan ve günlerce süren korkunç devlet şiddetini, devlet şiddetinin ismini duymadığımız mağdurlarını ve Ali İsmail’in başına gelenleri, ardından dava sürecini dakika dakika, isim isim, sokak sokak romansı  betimlemelerle anlattı. Saymaz kısaca Eskişehir’de o günlerde halka işkence edenlerin, sistematik bir şekilde şiddet uygulayanların Vali, Emniyet Müdür Yardımcısı da dahil bürokratlar, polis ve sivil paramiliter güçler olduğunu, bu kişilerin oluşturduğu  suç örgütündeki kişilerin yargılanmadığı sürece, ne Ali İsmail Korkmaz davasında bir sonuca ulaşılabileceği, ne de demokratik haklarını arayan insanların yaşamlarının güvende olacağını söyledi. Bu bağlamda İç Güvenlik Yasasının demokrasinin önünde nasıl büyük bir engel olduğunu anlattı. Soru cevap kısmında günceli de değerlendiren İsmail Saymaz’dan sadece bir noktayı alıntılayacağım: AKP’nin bugün HDP’yi durdurmak için şiddete aç olduğunu, her türlü şiddet eyleminin AKP’yi besleyeceğini ve çok dikkatli olunması gerektiğini söyledi. Ağrı’da yaşadığımız provakasyonda, askerlerin ölüme terkedilmesini ve (çok şükür) HDP’lilerin yardıma koşması ile askerlerin hayatlarının kurtarılması bu açıdan İsmail’in ne kadar öngörülü olduğunu gösteriyor.

Saymaz, onca haberi ile devletin topluma, insanlarımıza karşı suçlarını açığa çıkartan, yargılanan, Eskişehir Valisi gibi bürokratlar tarafından bizzat tehdit edilmiş bir gazeteci. Ve belki de bir gazetecide olması gereken en önemli özelliklere sahip, merak, tutku ve çalışkanlık! İsmail’in tutkusu gerçeği bulmaya yönelik. Gazetecilik AKP iktidarı döneminde korkunç baskılar altındayken (tabii ki AKP öncesi koşullar da oldukça kötüydü), televizyon programlarına, gazete köşelerine iktidarın siyasi komiserleri yerleş(tiril)ırken İsmail Saymaz ve onun gibi pek çok gazeteci hem meslektaşlarına, hem de gençlere ilham oluyor.

Öte yandan Fazıl Say memleketinde onu linç etmeye çalışan, hiç bir üretken-yaratıcı vasfı olmayan, hayatı boyunca iktidar partisine, partilerine yağcılıktan başka birşey üretmemiş insanları gölgesi ile dahi ezecek bir isim. Ürettiği eserlerle şimdiden ölümsüzleşmiş, ismi yüzlerce yıl sonrasına kalacak nadir Türkiye vatandaşlarından birisi. Onu hapse mahkum edenler, ismi üzerinden iğrenç linç kampanyası yürütenleri tarih çoktan yargıladı ve tarihin çöplüğüne attı. Ben ırka, ulusa, sınıra hiç bir zaman inanmadım, insanlığın her zaman kardeşliğine inandım. Öte yandan aynı kültürün içinde yetiştiğim, aynı zorlukları yaşadığım memleketimin bu güzel isimlerini buralarda görmek, onların ürettiklerini, ürettikleri işlerin kalitesini ve tutkularını görmek beni derinden etkiledi.

Türkiye’de “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganı çok kez niteliksiz siyasetçiler için kullanıldı. Oysa nitelik yani bir işi hakkı ile yapabilmek, iyi yapabilmek, insanlığa ve yaşadığı topluma faydalı olmak temel kıstas olmalıydı. Türkiye birileri ile gurur duyacaksa Fazıl Say gibi büyük sanatçıları ile İsmail Saymaz gibi pek çok dosyanın altından girip, üstünden çıkmış araştırmacı gazetecileri ile gurur duysun. Açıkça söyleyeyim, ben onları buralarda dinlerken, Türkiyeli bir genç bilim insanı olarak, Türkiye toplumuna olan güvenim tazelendi, bu insanları içinden çıkartan toplumumuzun daha neler yapabileceğini düşündüm ve geleceğe dair umutla doldum. Teşekkürler Fazıl Say, teşekkürler İsmail Saymaz.

* RİT’in kurucu koop üyesi Eylem Delikanlı enstitünün amaçlarını şöyle tanımlıyor: “Otoriter ve neoliberal politikalar, Türkiye’de ve dünyada giderek artan bir biçimde güncel araştırma faaliyetlerini biçimlendiriyor. Siyasi ve finansal baskılar, araştırmacıları aciliyeti olan toplumsal konu ve sorunlarla ilgilenmekten alıkoyuyor. Araştırma projeleri hem gün geçtikçe daha da hayalgücünden yoksun ve muhafazakar bir tonda gerçekleştiriliyor, hem de dikkate değer görüşler maddi destekten yoksun bırakılarak kenara itiliyor. Bizler sıradışı radikal araştırma faaliyetlerinin, eleştirel karar alma mekanizmaları, yaratıcı kamusal etkileşim ve eğitim etkinliklerinin geliştirilmesi için bir zorunluluk olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nde geleneksel olmayan, farklı disiplinleri işbirliği içinde bir araya getiren alternatif araştırma ağları oluşturmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda RİT kentsel adalet, emek ve finans ve kolektif hafıza alanlarında derinlemesine, konu odaklı araştırma ve siyasal analizler, yaratıcı etkileşim projeleri, kolektif öğrenme faaliyetleri ve çeşitli gruplarla işbirliği aracılığıyla yerele dair, somutlaşmış bilgi üretmeyi amaçladığımız muazzam bir müşterekleştirme pratiği bizim için. Bize göre Enstitü aynı zamanda Gezi ile ortaya çıkan enerji ve kolektif üretim anlayışının toplumsal dönüşümü hedefleyen uzun edimli uğraşların bir dışavurumu.”

 

** Fazıl Say’ın New York konseri sonrası yazdığı not:

http://odatv.com/n.php?n=buyukelciyi-odama-almadim-bu-adamlar-gelmesin-benim-konserime-1404151200