Hrant Dink'in katilinin sessiz ve otoriter dönüşü

HDP'nin Meclis dışında kalması bir sivil itaatsızlık sürecini başlatabilir. Bu olasılıkları gören ve iktidarı kaybettiği takdirde tüm hukuksuz işlerinin ortaya serileceğini bilen AKP elitleri de bu olası isyan dalgasını önlemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Otoriterleşme de bu siyasetin bir boyutu.

Hrant Dink’in "Ruh halimin güvercin tedirginliği" adli son yazısını hatırlıyor musunuz? Katili olacak 301. maddeyi nasıl da derin bir acı ile anlatıyordu:

“… Tıpkı bir güvercin gibiyim...Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli. İşte size bedel. Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? "Canım, 301'in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?" Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?...”

Soykırım sonrasında kendisini koruma iç güdüsü ile susan Ermeni toplumunu gazetesi AGOS ile Türkiye’ye anlatmaya başlayan, tüm ezilenlerin eşitlik ve adalet talebini cesaretle dile getiren ve soykırımın varlığını Türk milliyetçileri dahil herkesin kalbine ulaşan bir samimiyetle anlatabilen Hrant Dink’i, Türk Ceza Kanununun 301. maddesi ile hedef haline getirmek, yalnızlaştırmak devlet açısından son derece önemli bir manevraydı. Aynı dönem Ahmet Şık, Murat Belge, Elif Şafak, Orhan Pamuk ve Hasan Cemal de 301. maddeden yargılanıyorlardı. Hrant Dink, bir ilkokul öğrencisinin dahi okuyup Türklüğe hakaretle ile ilgisi olmadığını anlayabileceği bir cümleden ötürü Türklüğü aşağılamaktan “suçlu” bulundu, ceza aldı, Yargıtay bu cezayı onadı. Cinayet senaryosunun basın ve halkla ilişkiler ayağı da mahkemeleri basan faşistlerce tamamlandıktan sonra 19 Ocak 2007’de Ogün Samast adlı zavallıya işin en basit kısmı tetiğe basmak kalmıştı.

O günden bu yana cinayetin çözümlenmesine dair tek bir adım dahi atılmadı, Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin’in “Utanç Duyuyorum” kitabı dava sürecinde gerçek suçluların nasıl korunduğunu tüm açıklığı ile anlatıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda “…Hrant Dink davası bence kişiselleştirilmiş davadır. Dink’in yazılarını, onun düşünce dünyasını kabullenmemek gibi bir nedenle yapılmıştır…” açıklaması da devletin dahil olduğu tüm diğer cinayetler ve katliamlarda olduğu gibi, cinayetin üzerini örtme kararlılığını gösteriyor. Fakat bu yazının konusu Hrant Dink cinayeti değil. Hrant Dink’in katili 301. maddenin sessiz sedasız aramıza geri dönüşü.

Avukat Eren Keskin, Türkiye’de insan hakları denilince akla gelecek ilk isimlerden birisidir. Pek çok “aydın” 90’li yıllarda yaşanan yoğun yaşam hakkı ihlalleri, faili meçhuller, zorla göç ettirme, işkenceler, tüm bu sorunların içinde Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, kadın ve LBGTİ haklarında tek kelime edemezken, bu konuları cesaretle ele almış ve bu tavrından dolayı da hem tarafına açılan davalarla devletin, hem ırkçı-cinsiyetçi saldırıların, hem de devlet ile bütünleşmiş gazetecilerin hedefinde olmuş bir hukukçudur. Gezi isyanı sırasında insanlar sokaklarda katledilirken Erdoğan karşısında tek bir omurgalı soru soramayan gazeteci Fatih Altaylı’nın “Eren Keskin’i gordugum ilk yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim” sözlerindeki “erkekliği” de bu vesile ile hatırlayalım.

Avukat Eren Keskin, 2004 yılında güvenlik güçleri tarafından 13 kurşunla katledilen Uğur Kaymaz’a dair 2005’de yaptığı bir konuşmada “Devlet 12 yasında bir çocuğu katledecek kadar vahşi bir anlayışa sahip. Türkiye hesap vermek zorunda... Türkiye’nin tarihi kirli bir tarihtir” dediği için 301. maddeden 10 ay hapis cezasına carptırıldı. Cezanın açıklandığı gün mecliste CHP milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Rıza Türmen’in sadece AKP döneminde 241 çocuğun güvenlik güçleri tarafından katledildiğini açıklaması ise trajik bir tesadüf olsa gerek.

İfade ve düşünce özgürlüğünün önünde en büyük engellerden 301. maddenin Eren Keskin gibi insan hakları aktivistini hedef alması, hem de 10 yıl önce yaptığı bir konuşmadan ötürü bugün cezalandırılması çok önemli bir gösterge. AKP kurmayları zaten daha da otoriter bir sisteme olan özlemlerini artık “kutsal dava” benzeri garip motiflerle süsleyerek sürekli ifade ediyorlar. Önümüzdeki günlerde meclise gelmesi beklenen ve her türlü demokratik hak arama eylemini suç haline getirecek “İç Güvenlik Paketi” ile birlikte düşünüldüğünde, devletin yeni bir döneme hazırlandığını anlamak güç değil. AKP rejimininin üzerinde yükseldiği ve beslendiği laikler-dindarlar kutuplaşma söylemine güç katan, ekonomik talepleri gündemleştirmeyen CHP ve MHP tarzı bir muhalefetten rahatsız olduğu söylenemez. Öte yandan işçi hareketleri (Erdoğan’ın Gezi günlerinde aklına ilk olarak TEKEL işçilerinin işgalinin gelmesi, yasaklanan metal ve cam sektörü grevleri), Gezi isyanı ve Kürt özgürlük hareketi (yerel seçim başarısı, Kobane dayanışma eylemleri, Demirtaş’ın tüm ezilenleri kapsayan bir söylemle CB adaylığı) AKP’yi halen tedirgin ediyor. Bunlara şimdi HDP’nin %10 barajını geçerek AKP’nin en az 20 milletvekili kaybetmesine yol açma olasılığını da ekleyelim.

Çoğu ekonomist doların durdurulamayan yükselişini büyük bir ekonomik krizin ayak sesleri olarak okuyor. AKP kurmayları arasında Fidan’ın istifası ve Yüce Divan oylaması ile iyice açığa çıkan görüş ayrılıkları parti içi rahatsızlıkları gösteriyor. Buna ek olarak AKP, ilk 10 yılında kendisini her açıdan desteklemiş ABD ve AB’nin desteğini de kaybetmiş durumda. İşsizlik artıyor, sadece geçen sene kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı bir milyonu aşmış durumda. KCK ve HDP Kürt sorununda çözüme dair hiç bir adım atılmamasından duydukları rahatsızlığı dile getirmeye devam ediyorlar. Geçtiğimiz Pazar Kadıköy’de bir miting düzenleyen Alevi toplumu yaşamın her alanının Sünni İslam’a göre düzenlenmesinden rahatsız. Metal işçilerinin yasaklanan grevi ve her gün dört işçinin yaşamın kaybetmesine yol açan iş cinayetleri ise işçi sınıfının koşullarını gösteriyor.

Ancak belki de en önemlisi Türkiye toplumunun hafızasında Gezi günlerinin tazeliği. Son yazımda Syriza’yı ele alırken bahsettiğim küreselleşme karşıtı hareketler, 2010’lu yıllarda kapitalist sistemin derinleşen krizi ile yeni bir başkaldırı evresine ulaşıyor. Gezi de uluslarötesi bu isyanlardan birisiydi. Farklı sebeplerle beslenen bir isyan, tıpkı Gezi’de ve Kobane ile dayanışma eylemlerinde olduğu gibi her an patlak verebilir. HDP’nin meclis dışında kalması bir sivil itaatsızlık sürecini başlatabilir. Bu olasılıkları gören ve iktidarı kaybettiği takdirde tüm hukuksuz işlerinin ortaya serileceğini bilen AKP elitleri de bu olası isyan dalgasını önlemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Otoriterleşme de bu siyasetin bir boyutu. Dolayısı ile düşünce özgürlüğü önündeki en büyük engellerden 301. maddenin yıllardan sonra apansız dönüşü sadece Eren hanıma dair veya kendisi ile sınırlı değil. 301’in dönüşü meclise gelen İç Guvenlik Paketi ve MiT Yasası ile aynı kaynaktan besleniyor. Türkiye’de demokrasiden, özgürlükten ve eşitlikten yana herkes Eren Keskin’e verilen bu cezanın aslında tüm topluma bir gözdağı olduğunun farkına varmalı ve Türkiye’ye özgü Türk-İslam motifleri ile beslenen bu neoliberal otoriterizme karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesini güçlendirmeli.