Nazım Hikmet'in cebindeki fotoğraf ve Suruç

Bakın Can Yücel ne diyor: Umut insanda, umut Suruç'ta aramızda aldıkları insanların bize bıraktığı mirasta, cesarette, iyilikte, itirazda, cürette, dayanışmada, kardeşlikte...

Sosyalist şairler Amara’da bombanın patladığı lanet alanda oturmuşlar, hepsi üzgün, suratlar asık, gözler buğulu… Kaybettiğimiz devrimci gençleri konuşuyorlar. En çok Cemal Süreya farkında masumiyetin zalimler açısından ne kadar korkutucu bir değer olduğunun. “Berkin’in masumiyetinden bu kadar korkmasalar, miting miting utanmadan bu çocuk ekmek almaya gitmedi, bunun belgesini getirin diye saçmalar mıydılar?” diye soruyor. Ali İsmail diyor, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol diyor; devlet dersinde katledilmiş çocukları anlatıyor. Suruç’a koşan çocukların resimleri karşılarında, hepsi birer masumiyet abidesi… Ve derken Rojava devrimine gelince konu Ortadoğu şiirini okumaya başlıyor Cemal Süreya, sesini yükseltiyor bu kısımda:

“…Biz yeni bir hayatın acemileriyiz

Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor

Şiirimiz, aşkımız yeniden,

Son kötü günleri yaşıyoruz belki

İlk güzel günleri de yaşarız belki

Kekre bir şey var bu havada

Geçmişle gelecek arasında

Acıyla sevinç arasında

Öfkeyle bağış arasında…”

Sesi titreyerek tamamlıyor şiirini:

“Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.”

Sesleniyor uzaktan Can Yücel. Cemalim diyor, bizim Deniz’in ardından yazdığım Mare Nostrum şiirini hatırlarsın. Bu çocuklar için kahrolacağız tabii ki, güzelliklerini düşünüp de gözümüzün dolmadığı an olmayacak, yıllar geçse de unutmayacağız ama onlara asla acımayacağız. Zavallılara acınır oysa bu çocukların devrimci yürekleriyle öyle güçlüydüler ki… Görmedin mi? Gezi günlerinde cop, gaz, TOMA demediler, tabii ki en öndeydiler, grevlerde en öndeydiler, hepimizden hızlı, korkusuz… Koca koca devletlerin çekindiği İŞİD’in her fırsatta saldırdığı şehre gittiler. Deniz abilerinin peşinden aynı hızla koşuyorlardı. Ve o özlediğimiz coşkulu sesiyle başlıyor okumaya:

“En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de Devrim,

O, onun en güzel yüz metresini koştu

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...

En hızlısıydı hepimizin,

En önce göğüsledi ipi...

Açıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”

Ataol Behramoğlu, arkadaşlar dedi, birine acıyacaksak gerçekten, cellatların zavallılığına acıyalım. Her ölümle kurtulduğunu sanıyorlar bizden. Roboski, Gezi, Reyhanlı, Soma, Diyarbakır… Şimdi de Suruç… Oysa ne bizden, ne de içinde büyüyen korkudan kurtulamayacaklar:

“Cellat uyandı yatağında bir gece

‘Tanrım’ dedi  ‘Bu ne zor bilmece’ :

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe..."

Ahmet Arif başlıyor cellatın Kürtlere yaptıklarını anlatmaya. Dersim katliamında Seyid Rıza’dan başlayıp, Roboski’ye, oradan Kobane’ye geliyor, 90’larda yaşanan binlerce faili meçhulü, köy yakmaları uzun uzun anlatıyor ve 33 kurşun şiirine bağlıyor.

“…Vurun ulan,

Vurun,

Ben kolay ölmem.     

Ocakta küllenmiş kozum,

Karnımda sözüm var

Haldan bilene.

Babam gözlerini verdi Urfa önünde

Üç de kardaşını

Üç nazlı selvi,

Ömrüne doymamış üç dağ parçası.…”

Ece Ayhan bu kez başlıyor söze: Örgütlü bir birey olmanın bu kadar lanetlendiği bir toplumda, sen hem örgütlen, hem devrimci ol, hem de milliyetçilik zehrinden kurtulup, komşuna yardım elini uzat. Bunu da her türlü polis baskısını hatta ölümü göze alıp yap. Tıpkı Arjantinli Che’nin Küba’ya koştuğu gibi, tıpkı Paramaz Nejat Ağırnaslı’nın Rojava’ya koştuğu gibi. Bu çocukların her biri mor külhani:

“…Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”

Son sözü Nazım Hikmet alıyor, “her toplumun karanlık dönemleri olmuştur” diye başlıyor, o duru sesiyle. Kendisinin hapiste geçirdiği 2. Dünya Savaşı günlerini, İtalya’da, Almanya’da faşizmin yıkılışını anlatıyor. İtalyan yoldaşlarım anlatıyordu diyor, kimi yıllar sonsuza dek bu rejim altında yaşayacağız sanırdık. Oysa diyor ve Cemal Süreya’yı göstererek ekliyor, Cemal, Mussolini’nin son duasını çok güzel şiirleştirmişti, gülümsüyorlar. Faşist demişken diyor Hikmet, Kenan Evren’i unutmak olmaz. Hatırlayın, cenazesine kimse gitmedi, daha düne kadar elini, eteğini öpenler dahi son yıllarında suratına bakmadılar. Oysa Can, baksana bizim Deniz hala yaşıyor, bu Suruç’da yitirdiğimiz çocuklar da Deniz abileri gibi mutlaka yaşayacak deyip bu 1 Mayısta çekilmiş bu fotoğrafı cebinden çıkartıp masadakilere gösteriyor.

 

FOTOĞRAF: SELAHATTİN SÖNMEZ

Bakın diyor, umut insanda, umut Suruç’da aramızda aldıkları insanların bize bıraktığı mirasta, cesarette, iyilikte, itirazda, cürette, dayanışmada, kardeşlikte…

Fotoğraf bir elinde, çocuklar koşuyorlar, öteki eli yumruk olmuş, gözlerinden yaşlar akarak başlıyor okumaya:

‘‘Güzel günler göreceğiz çocuklar,

güneşli günler

göreceğiz...

Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,

ışıklı maviliklere

süreceğiz...’’

 

dipnot:

Patlama haberini aldığımdan, kayıplarımızı öğrendiğimden beri ben de kendime gelemiyorum. Türkiye’nin dört bir yanından Kobani halkına ama en çok da çocuklara umut olmak için yollara düşmüş bu güzel insanların yüzleri aklımdan çıkmıyor. Hükümetin önleyemediği ya da bir şekilde dahil olduğu için sorumlu olduğu her katliam sonrası yaptıkları saçmasapan açıklamalar benim de canımı sıkıyor… Katliamı protesto eylemlerine, cenazelere yapılan polis saldırılarını gördükçe bunların insanlığından şüphe ediyorum. İnsan, bu yaşını başını almış bakanların, bürokratların utanmazlığına, vicdansızlığına da inanamıyor. Her katliamdan sonra olduğu gibi özür dileyen, sorumluluğunu kabul eden, af dileyen yok. En önemlisi, ‘‘ben yapmam gereken işi gerektiği gibi yapamadım, beceriksiz ve hatalıyım, istifa ediyorum’’ diyen bir tek onurlu yetkili yok. Buradan hep birlikte soralım. Bu ülkenin milli istihbaratı, jandarma istihbaratı, emniyet istihbaratı ve daha bilmediğimiz nicesi solcuları, Kürtleri ve azınlıkları fişlemekten/izlemekten başka bir iş yaparlar mı? Bu yetkililer Suruç gibi kritik, sürekli izlenen ufacık bir şehirde güvenliği sağlayamıyorlarsa, Türkiye toplumunu nasıl koruyacaklar bu İŞİD belasının saldırılarından? Ya da şöyle de sorabiliriz, korumak istiyorlar mı? Suruç’da katledilen gençleri yolculuk sırasında ve Suruç’da defalarca arayan polisler, İŞİD’li canileri neden bir türlü göremezler? Sorular bitmiyor ancak Demirtaş’ın sözlerini hatırlayalım: “Kan kanla yıkanmaz”. Bugün görevimiz tüm gücümüzle barışa sahip çıkmak, barış ve eşit yurttaşlık talebini büyütmek, AKP’nin gider ayak ülkeyi bir savaşa sürüklemesini önlemek. Pazar günü İstanbul’da yapilacak İŞİD’i protesto ve  Barış mitingi bu manada da cok anlamlı. Meclisin olağanüstü toplanıp, bu katliamın mecliste görüşülmesi için HDP’nin verdiği önergeye sadece 30 CHP’li milletvekilinin imzası gerekiyor. Ben CHP’den, CHP yönetiminin bu öneriyi desteklememe kararına rağmen yürekli 30 vekil cikacağına hala inanmak istiyorum. Hepimizin tekrar başı sağolsun.