Uzmanlardan istikrar dersleri

Seçim öncesi ve sonrası sadece AKP'nin tüm yöneticilerinden ve medya organlarından değil, TÜSİAD, MÜSİAD ve benzeri kurumlardan da sürekli istikrar çağrıları geliyor. Peki ama bu sihirli kelime, istikrar neye tekabül ediyor?

Türkiye’de son yıllarda en çok duyduğumuz kelime “istikrar”. Seçim öncesi ve sonrası sadece AKP’nin tüm yöneticilerinden ve medya organlarından değil, toplumda zenginlerin/patronların çıkarlarını savunmak için kurulmuş olan TÜSİAD, MÜSİAD ve benzeri kurumlardan da sürekli istikrar çağrıları geliyor. Peki ama bu sihirli kelime, istikrar neye tekabül ediyor? Türk Dil Kurumu’na göre Arapça kökenli bu kelime “aynı kararda, biçimde sürme, kararlılık, stabilizasyon” anlamına geliyor. Dolayısı ile istikrar olanı, olduğu gibi muhafaza etmeye yarayan bir kavram.  Peki olan ne? Çağrısını yaptıkları neyin istikrarı? Son 13 yılda ne oldu ki, hem patronlar, hem AKP bu şekilde değiştirmememizi istiyorlar? Bu soruyu bir araştırma sonuçları ve iki uzmanın görüşü ile yanıtlamaya çalışalım.

Belki de buz zor sorunun yanıtını sadece aşağıdaki grafiğe  bakarak verebiliriz. Ne yazık ki seçimlerde yeterince konuşulmadı ancak Türkiye dünyada servetin en esitsiz dağıldığı ülkeler listesinde ilk sıralarda yer alıyor. Columbia Üniversitesi Antropoloji bölümünden K. Murat Güney, Türkiye Araştırmaları Enstitüsü için yaptığı hazırladığı çalışmada son 13 yılda, Türkiye’de toplumun en zengin % 1’lik kesiminin eşi görülmemiş bir hızla zenginleştiğini ve toplumun geriye kalan % 99’unun ise sürekli olarak yoksullaştığını gösteriyor. AKP 2002’de iktidara geldiğinde toplumun en zengin % 1’lik kesimi toplam servetin % 39.4’üne sahip iken bugün % 54.3’üne sahip, yani yarısından daha fazlasına. Aynı şekilde toplumun geriye kalan % 99’u, yani koskoca bir Biz ise sürekli olarak yoksullaşmışız, halen yoksullaşıyoruz. Çalışmanın ayrıntılarını inceleyenler, AKP döneminde istikrar adı verilen dönemde kimlerin büyüyüp zenginleştiğini detayları ile görebilirler (1). Tayyip Erdoğan’ın TÜSİAD’a her fırsatta ettiği sitemlerin sebebini de bu grafikten çok rahat anlayabiliriz. Aynı konuda sendika.org’a yazdığı makalesinde Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Ahmet Tonak da şu önemli bilgiyi veriyordu: “2000-2014 döneminde, en zengin %1’in servet payını en hızlı artırdığı ülkeler arasında, %43’lük artış ile Rusya’yı bile (%25) geride bırakarak dünya 1.’sı olmuşuz!” (2).

Pekala TÜSİAD-MÜSİAD-AKP elitleri vd. için istikrar kavramı bu şaşırtıcı zenginleşme sürecinin adı iken çalışanlar açısından baktığımızda istikrar neleri çağrıştırıyor? Son 13 yılda yaşadığımız ekonomik-politik iklimi düşündüğümüzde istikrar ne manaya geliyor? Bu soruyu DİSK Genel Sekreteri Dr. Arzu Çerkezoğlu’na yönelttim. Yanıtını okuyalım:

 “13 yıllık AKP iktidarının “istikrar ve büyüme” söyleminin anlamı çalışanlar açısından çok açık. İstikrarlı bir biçimde büyüyen nedir diye baktığımızda rakamlar ortada. 400 bin civarında olan taşeron işçi sayısı her yıl istikrarlı biçimde yükselerek toplamda 5-6 kat büyüdü. 2002’de yılda 872 işçi çalışırken ölürken 2014’te bu rakam 1600’e ulaştı, 2015’in ilk 6 ayındaki iş cinayetleri sonucu toplamda iki Soma katliamı kadar işçi öldü bu ülkede. Yani iş cinayetlerinde de istikrarlı bir büyüme söz konusu.  Bu kadar istikrarlı büyüme rakamlarının bir çıktısı da var: 2003’te Türkiye’de sadece 3 dolar milyarderi varken 2014’te bu rakam 42’ye çıktı. Milyarder sayısı 14 kat büyürken, milyonlarca işçi-emekçi için istikrarlı yoksullaşma söz konusu: AKP döneminde büyük bir işçileşme süreci yaşanırken, yani işçi sınıfının nüfus içindeki payı artarken, emeğin milli gelirden aldığı pay %40’lardan %30’lara düştü. Emek için, kentler için, doğa için büyük bir tahribat anlamına gelen bu istikrarı korumak değil, aksine bozmak gerekiyor. Eğer insanca bir yaşam istiyorsak, ölümde, yağmada, talanda, yoksullukta istikrar, hem sokakta hem sandıkta bozulmalıydı ve nitekim son iki yıldır önemli ölçüde bozuldu, bozulmaya devam edecek. Bugün sermaye örgütleri, yanlarına sarı-yandaş sendikaları da alıp, partilerin kapısını çalarak emek düşmanlığında istikrarın sürmesi için sorumluluk çağırısı yapıyor. Sadece partiler değil, bu istikrara hizmet edebilecek eski siyasi aktörler de parlatılıyor. Bizim açımızdan ise AKP döneminde emek aleyhine yaratılan tahribatın ortadan kaldırılması öncelikli.“

Hatırlarsanız 2011 yılında, Kuzey Amerika’da İşgal Et (Occupy) Hareketi başlamıştı. Hareket söylemini servetin çoğunluğunu elinde bulunduran % 1 zengin azınlık ile nüfusun geriye kalan % 99’unun, daha açık söylemek gerekirse, yaşamak için emeği ile geçinen, çalışmak zorunda olanlarla, patronların, üst düzey yöneticilerin, sermaye sahiplerinin vd. çelişkisi üzerine kurmuştu. Aslında benzer bir şekilde Amerika’da da iki partili sistem üzerine kurulmuş bir istikrar söylemi var. Bu söylemin beslediği sistem de aynı şekilde pek çok eşitsizliğin üzerine kurulu ve yaratıcısı. Türkiye’de yaşadığımız yoksullaşma ya da servet uçurumu dünyanın pek çok köşesinde de yaşanıyor. Aslına bakarsak, insanlar istikrar söylemi ile yaşadıkları bu adaletsizliklere, eşitsizliklere razı olmaya, herşeyi daha kötü olacağı korkusuyla biat etmeye zorlanıyor.

Peki Türkiye özelinde bir akademisyenin perspektifinden istikrar kavramına bakıldığında neler görülüyor? New York Üniversitesi'nde (NYU) Ortadoğu ve İslam Çalışmaları Bölümü'nden Prof. Aslı Iğsız’a bu soruyu yönelttim ve istikrarın Türkiye özelinde kavramsal çerçevesini çizen detaylı bir açıklama aldım:

“Bugün istikrar üzerine yapılan tartışmaların, büyük ölçüde 12 Eylül rejiminin kavramsallaştırdığı eksende döndüğünü söylemek mümkün. Olması gerektiği gibi demokratik olarak güvence altına alınmış sistem üzerinden değil, partiye endeksli bir istikrar anlayışı üzerine konuşuyoruz. İstikrar, bir partinin iktidar sürekliliğiyle mi yoksa demokratik sistemin (çoğulcu demokrasi, hukukla güvence altına alınmış vatandaşlık hakları, bürokraside hesap verilebilirlik ve şeffaflık, vs.) işleyişi ile mi ilgili olarak ele alınmalıdır? Ayrıca istikrar uğruna Türkiye vatandaşlarının nelerden feragat etmesi gerekir? Gösteri ve yürüyüş hakkı, grev hakkı, ifade ve basın özgürlüğünün yanısıra, çoğulculuk ve işçi hakları gibi kavramların istikrar ile tersten özdeşleştirildiği, yani istikrar adına engellenmeye çalışıldığı bir ülke Türkiye. Gezi protestolarına verilen bazı tepkiler ve ulusal güvenlik adına denerek engellenen grevler bunun nispeten yeni örnekleri. Bu, eski iktidar partisinin başlattığı bir şey değil, salt Türkiye’ye özgü de değil. Bunun değişik dozlu örneklerini bir çok yerde görüyoruz. Maalesef bütün demokrasi söylemlerine karşın, Türkiye’de iktidar olanların da sona erdirmediği bir dinamik bu. İstikrar elbette ki önemli ancak bu, vatandaşlık haklarına rağmen mi olmalı? Bu otoriter istikrar anlayışının izlerini en azından 12 Eylül’e kadar sürmek mümkün. Son 35 yıla baktığımızda, çoğulculuk ve vatandaşlık haklarını korumak ve bunu sistematize etmek yerine, bunların baskılanmasıyla ortaya çıkan sessizliğin istikrar olarak yorumlanması gibi bir garabet görmek mümkün. (Uluslararası ekonomik kuruluşlar da bunu böyle görmeyi tercih ettiler uzun süre, oysa bu oldukça oryantalist bir yaklaşım. Ancak yerimiz dar, belki başka yazıya). Örneğin, 12 Eylül rejimi, şiddet ve baskıyla yaratılan sessizliği istikrar olarak lanse etmiş ve o dönem istikrarın ekonomi için önemi vurgulanmıştı. Ayrıca unutmayalım ki cunta rejimi, seçimlerdeki yüzde on barajını da yine istikrar adına koymuştu. Koalisyon istikrarsızlık olarak yorumlanıyordu, sonuçta zarar gören demokratik seçim sistemi, vatandaşlık hakları ve çoğulculuk oldu. Bunları 12 Eylül ile bugünü aynıymış gibi göstermek için değil, bu kavramın ardındaki zihniyetin neleri işaret edebileceğini anlatmak için söylüyorum. Zira istikrar adına hakların askıya alınmasını meşru göstererek kamuda rıza üretmek çok kolay. Bağlarsak, son seçimlerde istikrar için asıl vatandaşlık haklarının korunarak, çoğulculuğun güvence altına alınması gerektiğini tartışma şansımız doğdu. Seçim sonuçları, istikrar kavramının asıl olması gerektiği istikamette önemli bir adım. Sonuçta Türkiye’de seçmen, siyasi partilere koalisyon gibi belki daha kırılgan ancak uzlaşmaya zorlayıcı bir mesaj vermiş oldu. Umarım partiler bunu iyi değerlendirirler.”

Umuyorum bu uzman görüşleri istikrar kavramını anlamamız açısından yardımcı olacaktır. Ancak yazıyı bitirmeden Sivas katliamının 22. yıl dönümünü, orada devletin göz yumması ve belki de örgütlemesi sonucunda katledilen insanlarımızı anmak istiyorum zira asıl korkunç istikrar tam da orada. Cemevleri halen devlet tarafından ibadethane olarak tanınmıyor. Alevi çocukları hala zorla Sünni İslam eğitimine tabii tutuluyorlar, asimile ediliyorlar. Sünni İslam inancını egemen kılmak için kurulmuş Dinayet İşleri Başkanlığı hala (artık Mercedes’leri ile) görevine devam ediyor. Ne Sivas davasında, ne de çoktan unutturulmuş Çorum, Gazi Mahallesi ve Maraş katliamları davalarında toplumu tatmin eden bir hukuki sonuca ulaşamadık. Bitti mi? Hayır... Okmeydanı Cemevinde Uğur Kurt durduk yerde katledileli 1 yılı geçti, katilleri olan polisler halen serbestçe dolaşıyorlar... Sivas yanmaya devam ediyor... Tıpkı Roboski gibi... Tıpkı Soma gibi... Sanırım siyasetçiler her istikrar dediğinde bu eşitsizlikler ve adaletsizliklerdeki istikrarı hatırlamamızda yarar var.