Işık ve karanlıktan aynı anda geçebilmek

Hippi bir çiftin çocuğu olan Lhasa'nın melankoliye transferi ilk kez okula gittiği 12 yaşına rastlamış. Bir sirkte başlayan müzik kariyeri üç etkileyici albümle sürdü. Lhasa 38 yaşında bu dünyadan ayrıldı
Işık ve karanlıktan aynı anda geçebilmek

Melezlik ve çokkültürlü karmaşanın yaşandığı kentlerden Montreal’i çok seven Lhasa, burada yaşadı ve öldü.

2010,  içinden mektup çıkmayan zarf misali geldi civara. Öyle olmasa daha ilk gününden sessiz gemiye yükleyip götürmezdi dialektik çarpıntılarımızın Lhasa’sını. Hem de kanserle usulca ve sabırla mücadele ettiği 21 ayın ardından yaşadığı Montreal’e biteviye karlar yağdırarak; kelebek kelebek, diri diri. Aslını isterseniz Montreal’deki karın 40 saatten fazla sürmesindeki alegori değil ama Lhasa’nın gidişindeki salt gerçekler, dünyanın bu tarafındaki bizlere de ‘mutsuzluğumuzun kışı’nı bahşetti. Çünkü şarkıları ve müziğine katık ettiği öyküleriyle çağımızın evrensel yaşantısı olan yalnızlığı dosdoğru yansıtan o Lhasa, bizim Lhasamızdı. Gidişiyle şarkılar ve öyküler eksildi, olası artı birlerimizden biri daha tuzla buz oldu; ancak ne mutlu ki kendi ‘ilahi komedyasını’ yazabilmek için Lhasa 35’ine kadar beklemedi, sesinden ne duyduysak o kadarı ruhumuza kâr kaldı.
Hippi bir çiftin çocuğu olarak dünyaya gelen ve asıl adı Lhasa De Sela olan sanatçı 1972 New York doğumlu. Ve parçalarındaki Hispanik delifişeklikten anlaşılacağı üzere kökleri zorladığınızda Lübnan’a varacak kadar genişleyen bir Meksikalı. Okulsuz, televizyonsuz, yolculuklarda geçen ve en yerleşik zamanlarında dahi bir otobüsün içinde süregiden yoksul ve kalabalık yaşantının masallarla uyutulan çocuğu imiş Lhasa. Melankoliye transferi ise hayatında ilk kez okula gittiği 12 yaşına rastlamış. Hayli çekingen bir ergen olan Lhasa bu süreçte annesinin hüzünlü plaklarını dinlemeyi, insanlarla vakit geçirmeye yeğlemiş ve üniforma olarak tek başınalığını benimsemiş... Ta ki Montreal’de bir sirk okuluna devam eden kız kardeşlerini ziyaret edinceye dek. Çünkü bu kentteki çokkültürlülük ve melezliğe bağlı uyumlu karmaşalar Lhasa’yı öyle güvende hissettirmiş ki sert kabuğunu kırmak için kendisine bir şans tanımış. Müzik kariyeri de yine buradaki sirkte ve arkasından Kanadalı müzisyenlerle barlarda şarkı söyleyerek devam etmiş.
Bugün bunca üzüntümüzün ucu ise 1997 tarihli ilk albüm ‘La Llorona’ya dayanıyor. Tamamı İspanyolca olan albüm farklı müzikal kültürlerden kaynağını alırken çeşitli uyarlamaları olan hüzünlü bir söylenceye dayanıyor. Efsane bu ya; çocuklarını savaşta kaybettiği için intikam almak isteyen bir kadın, yaktığı ağıtlarla erkekleri nehir kıyısına çekip, orada onları öperek taşa çevirirmiş. Sürekli ağlayan bu kadın La Llorona’ymış ve büyük küçük herkes ondan çok korkarmış. Hatta Meksikalı anneler yaramazlık yapan çocuklarını hâlâ La Llorona gulyabanisiyle dizginler ve daimi sulugözlere bu ülkede ‘ağlayan kadın’ anlamına gelen La Llorana denirmiş. Her ne kadar Lhasa bu gibi sınıflandırmalara inanmasa da ‘kusursuz bir dünya müziği albümü’olarak değerlendirilen La Llorana, Kanada ve Fransa’da pek çok ödül de topladı. Epey karamsar bu albümün arkasından gelen 2003 tarihli ‘The Living Road’ ise anlattığı yol şarkılarıyla bir yandan korunmasızlığı, bir yandan kaderle mecburi yüzleşmeyi anlatan otobiyografik öğeler içeren bir macera romanı gibiydi.. Ve Lhasa bu albümde İspanyolca’ya Fransızca ve İngilizce’yi eklerken akordu bozukmuşcasına tozlu tınlayan piyano, çello ve gitar melodilerini anahtardan bozuk paraya uzanan gündelik hayata dair ritmlere banmaktaydı.
Adını taşıyan üçüncü ve son albümünü geçen ilkbaharda yayınlayan Lhasa buradaki parçaları sesinin en doğal haliyle ve İngilizce söyleyerek çok sevdiği(miz) Tom Waits’in eksantirizmini kendi üslubunca dile getirdi. Lhasa’nın sırada bekleyen Victor Hara parçaları albümü ise gerçekleşemedi ama Hara gibi Lhasa da en onurlulardan ve en sonunculardan biri olarak kendi hayatının zaferlerini sonuna dek kazandı ve paylaştı.
Hiç değilse Lhasa’yı tanımakta gecikmediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Dinlemeye doyamadığım parçası ‘La Frontera’yı ilk duyduğumda gelişen enstantane değil ama bir yaz akşamı Sepetçiler Kasrı’nı teslim alan rüzgâr dün gibi aklımda. Mecaz değil, basbayağı sert esiyordu 2005’in 14 Temmuz’unda orada. Vapurun biri Haydarpaşa’dan getirdiği vagonları ikmal ederken bizler ‘perküsyondaki tren’e alkış tutuyorduk, sırf öyle olması gerektiği için.  Evet, Lhasa’nın pastel renkli sesine dangıl dungul da olsa eşlik edebilmek az iş değildi tamam, ama asıl zor olan ışıklar ile karanlıklar içinden aynı anda geçebilmekti. Lhasa bize bunu verdi, gülümsedik...