'Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler'*

'Adın ne gızım senin? Kimin nesisin, kimlerdensin?' Köselerdenim, Cemelli ananın geliniyim. 'Aferim. İşte böyle. Kim sorarsa kendi adını söyleme. Kaynananın adını söyle. O zaman sıkıntı çekmezsin işte.'

Köse’nin Gelini
Yaz.. Annem büyük bir çalı süpürgesiyle evin önünü süpürüyor. Havada uçuşan tozlar, bozkırdaki tek yaşam belirtisi sanki. Yaz-kış sofada duran ıstarın hemen arkasındaki kovukta kitap okuyorum. Benim gizli yuvam burası. Istara kurulmuş halı tezgâhının çezgileri küçük sığınağımı saklıyor. Evdeki herkes bütün gün orada olduğumu bilir ama ses çıkartmazlar. Kucağımda kitap, bir ara dalmışım. Küçük parke taşlara aralıklarla vuran değneğin sesiyle uyandım. Ses yaklaştı ve bizim evin önünde durdu. Birisi annemle konuşuyor. Annem içeri girip, mutfaktan bir çömlek suyla dönerken ıstardan aşağıya kayarak indim. Şimdi kapının önündeyim. Daha önce görmediğim birisi. Gözleri görmeyen epeyce yaşlı bir kadın. Evin hemen önündeki eşikte, değneğine yaslanmış oturuyor. Annemin getirdiği suyu yavaş yavaş içti ve bitirdi. Çömleğin kenarından sızan suların, yıpranmış yemenisinin üzerinde yaptığı küçük haritalara bakıyorum.
“Su verenlerin çok olsun guzum. Geçmişlerin ağzında bulunsun” dedi mutlulukla. Annem çömleği almak için uzandığında da yavaşça bileğini tutarak sordu:
“Adın ne gızım senin? Kimin nesisin, kimlerdensin?”
“Köselerdenim” dedi annem sakince, “Cemelli ananın geliniyim.”
Biraz bekledi ve artık daha da rahatlamış gibi konuştu ihtiyar kadın:
“Öyle mi guzum. Demek bizim Kasap Hacı Mehmet’in gızısın. Aferim gızım. Sen geçim ehli olmuşsun. Aferim. İşte böyle. Kim sorarsa adını, kendi adını söyleme. Kaynananın adını söyle. O zaman sıkıntı çekmezsin işte.”
Annemin adının olmaması niye iyi oluyordu, şaşırarak kovuğuma, kitaplarımın yanına döndüm. 

Kara kız
Perşembe günleri kasabanın pazarıdır. Kapının önü mahşer yerine dönmüş. Kasım, her zamanki gibi bağıra çağıra bir şeyler söylüyor hastalara. Kimsenin dinlediği yok ama.
Mesuda hanım, herkesin eline numara vermiş, sırayla çağıracakmış. Projesi beşinci hastadan sonra çöktü. Kapıya en yakın kim varsa onu alıyor içeriye. Öğleye doğru bir ara kapı açıldı ve içeriye küçük bir kızla birlikte orta yaşlarda, esmer bir adam girdi. Elinde nüfus müdürlüğünün matbu kâğıtları var. Belli ki yaş tespiti için gelmişler. Okul zamanına kadar kimlik çıkartılmayan çocuklar, köy öğretmeninin müdahalesiyle kimlik için kasabaya geliyorlar. Nüfus müdürlüğü çocuğun kemik yaşıyla ilgili rapor istiyor bizden.
Çocukların yaşını her seferinde babalarına soruyoruz tabii ki:
“Kaç yaşındadır çocuk?”
Cevap aralığı çoğunlukla geniş oluyor:
“Var işte. Altı dokuz yaşında falan.”
“Altı mı, yoksa dokuz mu” diye ikinci kez sormamayı öğrenmiştim artık.
“Yaz Mesude hanım. Şahsın yapılan kemik muayenesinde yedi yaşında olduğu anlaşılmıştır.”
Yeni gelen adam, elindeki kâğıtları boşluğa doğru uzattı. Mesude hanım aldı kâğıtları ve doldurmaya başladı. Ben çocuğa bakıyorum. Babasının arkasına doğru çekilmiş, etrafına bakınıyor. İri zeytin tanesi gözleriyle sevimli bir kız çocuğu.
“Yaşını yedi yazıyorum doktor bey” diyor Mesude hanım. Başımı sallayarak onaylıyorum.
“Adı ne çocuğun” diyor Mesude, adama bakmadan.
Adam, soru kendisine sorulmamış gibi öylece dikiliyor.
“Çocuğun adını soruyorum sana. Adı ne kızın?”
Ayılıyor adam. Dönüyor çocuğa bakıyor, ardından bize. Sonra tekrar kıza bakarak bir süre öyle kalıyor. Neden sonra, yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle dönüyor ve boğazını temizleyerek:
“Valla, yoktur bi ismi.”
Kısa bir sessizlik oluyor odada. Biraz da şaşkınlıkla lafa giriyorum:
“Nası yani. İsim koymadın mı çocuğuna?”
Başıyla, ne manaya geldiği anlaşılmayan tuhaf bir hareket yapıyor.
Biraz bakışıyoruz karşılıklı. Benim merakım dinmiyor ama:
“Peki nasıl çağırıyorsun onu. Ne diyorsun?”
Bir an yüzü aydınlanıyor sanki adamın:
“Biz kara kız deriz ona. Hep öyle çağırırız. Kara kız.”
“Ama bir isminin olması lazım, değil mi? Kimliğine yazmak için.”
“Siz bir isim koyun doktor bey” diyor Mesude hanım, kaygısızca. Bakıyorum, ciddi.
“İyi o zaman, tamam. Bir isim koyalım… Ne olsun adı?”
Adam saf bir gülümsemeyle dinliyor konuştuklarımızı. Kendisini mevzunun içinde hissetmediği o kadar belli ki.
Koltuğa hafif yaslanarak, pencereden görünen, uçsuz bucaksız bozkıra bakıyorum. Bir akşam, kendi çevirdiği Cengiz Aytmatov kitaplarıyla babamı ziyarete gelen Mehmet abi (Özgül) geliyor aklıma. Çocukluğumun en güzel hediyesi. Aylarca içinde kaybolduğum, büyülü bozkır hikâyeleri. Hele o ‘Cemile.’
“Adı ‘Cemile’ olsun” diyorum. Adam duymuyor sanki ne dediğimi. Küçük kız biraz daha sokuluyor babasının ceketine. Mesude hanım, formun boş kalan yerine ‘Cemile’ yazıyor. 

Ördek
İstanbul’dayım. Bir poliklinikte çalışıyorum. Vakit gece yarısını biraz geçmiş. Koltukta uyuklarken yavaşça kapı açıldı. Önde bizim sağlık memuru Erdinç, arkada iki delikanlının kollarına girdiği orta yaşın üzerinde bir kadın, içeri girdiler. Kafile yavaş adımlarla yanıma kadar geldi ve durdu. Kadının hüzünlü, tuhaf bir hali var. Muayene masasına oturarak, sessizce beklemeye başladı. Delikanlıların yaşları birbirine yakın, belli ki çocukları. Biri hemen annenin yanında dikiliyor, diğeri kapının yanında, ilk fırsatta dışarı çıkacakmış gibi bir sıkıntısı var.
Poliklinik defterine isim ve bulguları yazmam lazım.
“İsminiz?” diyorum.
Çok kısa bir sessizlik oluyor. Kadın kıpırdanıyor yerinde ve ağzında bir şeyler geveliyor.
“Pardon.. Duymadım, ne dediniz?”
Kadın, zorlanarak yükseltiyor sesini:
“Ördek.”
Kapının yanında duran delikanlı ‘fırk’ diye gülüyor. Kadın ve diğer oğlu öfkeyle bakıyorlar o tarafa. Ben hâlâ tam emin değilim ama.
“Ördek mi? İsminiz ördek mi yani?”
Kadın başıyla sessizce onaylıyor.
Defteri doldurmaktan vazgeçiyorum ve muayeneye başlıyorum. Kronik baş ağrıları var kadının ve uyku problemleri. Organik bir sebep bulamıyorum ama. Psikosomatik şikâyetler çoğu. Aklımda kadının ismi, bitiriyorum işimi. Konuştukça açılıyor kadın, bir süre sonra da epeyce rahatlıyor. Tam fırsatıdır deyip, soruyorum:
“Kim koymuş bu ismi size?”
“Babam koymuş, koymaz olasıca.” Sonra, mırıldanarak “Başka isim kalmamış gibi” diyor.
“Niye koymuş olabilir ki?”
“Pek severmiş ördekleri. Öyle derdi annem. Ondan koymuş.”
Yıllar öncesine gidiyorum bir an. Kara saçlı, zeytin gözlü isimsiz kız geliyor aklıma.
“Ben sizin adınızı değiştiriyorum” diyorum biraz da sesimi yükselterek.
“Bakın bu deftere yeni isminizle kaydedeceğim sizi. Reçetenizi de yeni isminizle yazacağım. Adınızı ‘Cemile’ koydum. Bundan sonra size Cemile diyecekler.” Delikanlılara dönüyorum sonra:
“Annenizin ismini Cemile koydum. Bundan sonra ona Cemile anne diyeceksiniz tamam mı?”
Şaşkınlıkla bakıyorlar bana.
“İlaçlar bitip kontrole geldiğinizde de başvurunuzu yeni isminizle, Cemile olarak yapın” diyerek bitiriyorum konuşmayı.
Omuzları düşmüş gövdesi yavaşça dikiliyor, hiç tanımadığım bir ışıltı geçiyor gözlerinden. Çocuklarının koluna girmeden ayrılıyor poliklinikten.
Artık çok yorgunum ve uykum geldi. Bütün kız kardeşlerimin ve annelerin adlarının Cemile olduğu bir ülkenin kollarına bırakıyorum kendimi, yavaşça kapanıyor gözlerim.
*E. Cansever

YAZARIN DİĞER YAZILARI