Ben büyüdüm baba

Yedi yaşındaki oğlumu göz ucuyla da olsa takip ediyorum. Geçen gün yakalandım. Bana dönüp 'Baba, bana böyle davranmaktan vazgeç, ben büyüdüm artık' dedi.

BANYODA TEK BAŞINA
Ortaokula gidiyorum. Demek ki on bir-on iki yaşlarındayım. Tuhaf bir dönem. Asker gibi şapkalar giyiyoruz ve yolda giderken kaymakama, garnizon komutanına ve öğretmenlere selam veriyoruz. Akşamları çarşıya çıkmak, sinemaya gitmek falan yasak. Üst sınıflardan seçilen öğrenciler, kollarında pazubentle dolanıyorlar sürekli ve görüldüğün anda yandın.
O gün pazar ve evde bir banyo telaşı var. Banyoya her giren, bir öncekinin ‘sıcak suyun hepsini bitirdiğini’ söylüyor. Babam salonun bahçeye bakan penceresinin yanındaki somyaya uzanmış, uyuyor. Salonun köşesindeki divanda, hem kitabımı okuyor hem de etrafı kolluyorum. Yerim iyi. Kucağımda tarihçi İbrahim Bey’in verdiği bir kitap var: ‘Bozkurtların Ölümü’. Yarına bitiririm. Abimin elinde ‘Liseli Bir Kız Sevdim’ kitabını da gördüm ama istesem vermez, evde olmadığı bir zamanı seçmeliyim.
Elindeki battaniyeyle babamın üzerini örterken onu uyandıran ebem, babamın kızarak battaniyeyi yere atmasına canı sıkılmış, kucağında odunlarla yanından geçen anneme sızlanıyor: “Uyuyanın üstüne gar yağar guzum. Oğlan üşümesin diye örttüydüm.”
“Hadi sen de gir banyoya. Yıkansın herkes, bir sürü işim var daha yapacak” dedi annem beni fark ederek. Çaresiz bıraktım kitabı ve doğru banyoya. Kapıyı arkadan kilitledim hemen. Suyu ılıştırıyorum ama kulağım kapıda. Annem gelir şimdi, kafamı sabunla yıkamak için. Ebeme söylenerek geliyor ve kapıyı açmak istiyor. Kilitleyeceğime ihtimal vermediği için de birkaç kez zorluyor. Sessizce bekliyorum. “Aç guzum kapıyı.” Biraz durup cesaretimi topluyorum sonra: “Ben yıkanıyorum anne.” Bir an durakladığını hissediyorum. “Kafanı sabunlayım, sonra gine yıkanırsın.” “Ben sabunlarım anne. Kendim yıkanacağım artık, sen git.” Kapının arkasında, yaşadığı şaşkınlığı görür gibiyim. Elindekileri banyo kapısının önüne bırakarak gidiyor sonra. Salondan banyoya açılan camlı kapının kapanışını duyuyorum. Evet, artık yalnızım ve tek başıma yıkanabilirim. Büyüdüm işte! 

SEVMEK ZAMANI
Ağustos. Parasız yatılı sınavlarını kazanmışım, Niğde Lisesi’ne gideceğim. Evde misafir gibiyim artık. Havuzun kenarına oturmuş, biraz önce teveğinden kopardığım domatesi yiyorum. Havada, akşamhayır çiçeklerinin kokusu. Üzerimde açık mavi, kısa kollu gömleğim. Kot pantolonumu geçen sene almıştım, hakiki Vranjler! Tiril tirilim. Bozkırın insanın içini ürperten akşam rüzgârı, ayaklarımdan başlayarak yukarıya, tüm gövdemi dolanıyor ve sanki beni bir kez daha temizledikten sonra, başımın üzerinden yükselerek havaya karışıyor. Domatesin yakıcı tadını bir süre ağzımda gezdirdikten sonra, bahçeye girip bir tane daha koparayım derken açık hava sinemasından gelen şarkıyı duyuyorum. Şükran Ay’ın ‘Sevemedim Kara Gözlüm’ü çalıyor. Bu son şarkıdır, arkasından film başlar. Hızla caddeye çıkarak koşmaya başlıyorum. Gerçi önce, gelecek filmin parçaları filan gösterilir ama yine de yetişmeliyim.
Makinist Yavuz Abi elinde Tekel birası, kapının önünde birine bir şeyler anlatıyor. İyi, demek ki daha başlatmamış filmi.
Pek kimse yok bugün. Siyah-beyaz bir film başlıyor az sonra. Garip bir film. Bir adam var, boyacı. Bir kadının resmine âşık. Kadın, “Ne yapacaksın resmimi, işte karşındayım, beni sev” diyor. Adam, “Resminle arama girme” falan diyor... Sonra ikisi de ölüyorlar. Büyülenmiş gibi izliyorum filmi. Sinemadan çıkıp eve dönerken karanlık yollardan geçiyorum. İçimde tuhaf bir kıpırtı. Âşık olduğum kız geliyor aklıma. Sonra annem, babam. Abilerim. Aynadaki yüzüm ve giderek değişen gövdem. Hiç bilmediğim şeyler var sanki bu dünyada ve sanırım hayat, hiç de kolayca anlaşılabilir bir şey değil. Bana ne oluyor böyle? Büyümek ne zor şeymiş... 

ÖLÜM NEDENİ
Kasabanın epey uzağındaki bir köye gidiyoruz. Mevsim kış. Cenazenin olduğu eve varmak, hayli zamanımızı alıyor. Köylüler evin avlusunda toplanmış, bizi bekliyorlar. Genç bir kadın silahla kendini vurmuş. Mecburi hizmetteki ilk otopsimi yapacağım. Kerpiç ambarın ortasına uzatılmış tahta bir sedirde yatan genç kadının cesedine eğilmiş, adli tıp notlarımı hatırlamaya çalışıyorum. Önce kafa kemiğiydi. Yok, önce giysilerini, boyunu, tahmini kilosunu ve görünüşünü yazdırmalıyım. Sonra, giysilerini çıkarıp klasik otopsiye geçmeliyim. Savcı, sigara uzattığında kendimi “Üç boşluk açılır” cümlesini tekrarlarken yakaladım. Allahım, inşallah her şey yolunda gider. Otopsi teknisyeni de inceden inceye takip ediyor beni, farkındayım. Neyse, bir süre sonra yarıladık otopsiyi. Lakin kurşun yok, bulamıyoruz. Giriş var, çıkış deliği yok. Demek ki hâlâ içerde. Teknisyen, bir an duruyor ve bulamadığımız kurşuna dair, filozofça bir tespit yapıyor: “O bizi görüyor da hocam, biz onu göremiyoz, biliyon mu?..” Sonunda biz de görüyoruz onu ve kurşunu bulup otopsiyi bitiriyoruz. Savcı üşümüş, yerinde kıpırdanıp duruyor. Parmaklar tükürüklenerek, Olimpia marka eski daktiloya karbon kâğıtlar yerleştiriliyor ve tutanak yazılmaya başlanıyor:
“Mevlüt oğlu 1959 doğumlu Ercan Kesal, huzura alındı, usulen yemin ettirildi ve ölüm nedeni soruldu...” Ölüm nedeni? Ben mi söyleyeceğim? Sönmüş bir gezegenden farksız, insanın içini yakan şu garip coğrafyanın orta yerinde, üzerinde solmuş entarisi ve yırtık terlikleriyle yirmi yaşında, esmer, ince yüzlü bir kadın kendini niye öldürür Allahım, ben nerden bileyim. Ama cevap vermeliyim işte. Büyüdüm çünkü, doktor oldum. 

POYRAZ
Doğumhanenin kapısında gezindiğimi gören hemşireler, “İsterseniz siz de girin Doktor Bey” diyorlar. Bu durumlara alışkınmışım gibi bir kafa hareketi yaparak savuşturuyorum teklifi. İçim içimi yiyor ama. Lakin façayı da bozmamalıyım. Bu arada, ameliyathaneden çıkanların yüzlerini inceliyorum, bir şey oldu da bana mı söylemiyorlar? Sanki bin yıl geçiyor ve sonra Poyraz, küvözün içinde bana doğru geliyor. Şükür, her şey yolunda. Uzun uzun ellerine, ayaklarına bakıyorum. Bana benziyor. Annesi anesteziden uyanıyor ve hemen bebeğini istiyor. Göğsünün üzerine yatırılan el kadar bebeği kaldırarak yüzüne bakıyor önce ve “Bu benim, benim bebeğim” diyor. Sonra ağlayarak, yanında ona bakan annesine doğru uzatıyor Poyraz’ı: “Bak anne, bu benim bebeğim.” Annesinin söyledikleri, odadaki sevinçli gürültüyü bir vakum gibi çekiyor içine ve ardından tüm ağırlığıyla çöküyor kalbime: “Ah! Gızım benim. Anne olmuş benim gızım. Büyümüş de anne olmuş...” Karım da anne olup büyümüştü işte.
Şimdi İstanbul’dayız. Oğlum yedi yaşında ve çok hareketli. Baş başa kaldığımız zamanlarda göz ucuyla da olsa sürekli takip ediyorum. Bazen tehlikeli şeyler yapıyor ve korkuyorum bundan. Geçen gün odamda çalışırken banyoya girdiğini fark ettim. Elinde bir şeyler var. Yerimden kalkarak sessizce gittim arkasından. Banyo kapısı aralık. Oradan görebilirim ne yaptığını. Kısa bir süre gözlüyorum. Elindeki torbaya bir şeyler doldurup boşaltıyor. Sonra, bir anda kafasını çevirerek beni görüyor. Yakalandım işte. Kapıyı iyice açarak sitem dolu bir ifadeyle konuşuyor: “Baba, bana böyle davranmaktan vazgeç, ben büyüdüm artık.”
Odama dönüyorum sessizce. Oğlum “Ben büyüdüm” diyor, demek ki ölebilirim artık...