Ceket çıktığında

Babam ceket giymeyi çok severdi. Bir ceket aldım bol geldi. Ona rağmen giydi. Bir gün 'Bu ceket ağır geliyor' dedi. Aldım ceketini sırtından. Bir daha da giyinemedi.
Ceket çıktığında

NEŞET ERTAŞ



1970’li yıllar. Ortaokula gidiyorum. Bir cumartesi günüydü galiba. Küçük bir kamyonet tüm gün kasabayı dolaştı durdu. Bozkırın ortasında biteviye bir anons: “Dikkat, dikkat! Bu akşam Avanos Yeni Sineması’nda, sürpriz sanatçılar ve Neşet Ertaş... Bu akşam Neşet Ertaş, sinemamızda.” Gece sineması öğrencilere yasak olmasına rağmen bir çaresini bulup kaçıyorum. Neşet Ertaş’ı dinleyeceğim. Her zamanki taktiğim yine tutuyor. Kucağımda bir kasa gazozla sinemaya giriyor, bir daha da çıkmıyorum. Salon ağzına kadar dolu. Arkalarda bir yere dikilip heyecanla Neşet’i bekliyorum. Önce sürpriz sanatçılar çıkıyor sahneye. Kimse çok fazla ilgilenmiyor. Onlar da zaten işlerini hızla bitirip gidiyorlar. Gözüm kuliste. Biri, sahnenin ortasına tahta bir sandalye koyuyor. Az sonra da kulisten, sazını göğsüne bastırmış, hafif öne eğik bir yürüyüşle Neşet çıkıyor. Takım elbise, parlak iskarpinler, dudaklarının üzerinde Ayhan Işık bıyığıyla, gencecik bir Neşet. Eğilip selamlıyor seyirciyi ve sandalyeye oturuyor. Arka arkaya iki-üç türkü söylüyor. Ahali nasıl coşkulu. Ama Neşet biraz sıkıntılı sanki. Bir an duruyor ve aynısını kırk sene sonra, İstanbul’da bir açık hava konserinde duyduğum bir cümleyle izin istiyor seyircilerden: “Ayağınızın turabı, goğnünüzün hızmatçısıyım. Şu cekattan bi kurtulayım müsaade ederseniz.”

Ceketi çıkarıp oturduğu sandalyenin arkasına asıyor sonra. Artık özgür.

Neşet’in, ceketi çıkardıktan sonra söylediği türküler, ahir-i ömrümün en güzel sesleridir.

KORSAN



Seksen öncesi günler. Kasabada korsan miting hazırlığı var. Akşam meydanda lastik yakıp konuşma yapacağız. Herkes ne yapacağını gözden geçiriyor. Üç-dört tane kamyon lastiği bulup getirmiş çocuklar. Her şey hazır. İlk sloganı ben başlatacağım. Sonra lastikleri heykelin önüne doğru yuvarlayıp yakacağız. Sonra... Sonrası Allah kerim. Bariz biçimde fark edilen hareketliliğimiz, polisin de dikkatini çekmiş olmalı ki onlarda da bir ‘tetikte olma hali’ var. Akşamla yatsı arası bir vakitte, bulunduğumuz yerlerden kasabanın biricik meydanına doğru koşturuyoruz. Slogan, gürültü, lastik, yandı, yanmadı derken polisler peşimizde. Çil yavrusu gibi kaçışıyoruz. Kırana doğru giden dar bir yokuşa sapıyorum hemen. Arkamda ısrarla koşan birisi var ve elini uzatsa tutacak gibi. Bir yandan da bağırıyor:

"Dur, kaçma."

Yokuş giderek dikleşiyor ve şişman birisi olmasına rağmen peşimi bırakmaya niyeti yok. Bir an hızlanıyor sonra ve ceketimin sırtından yakalıyor. Bir süre o vaziyette koşuyoruz. Birden sıyrılıveriyorum ceketimden ve bırakıyorum arkamdakinin ellerine. Sonra hafifleyip uçuyorum adeta. Elinde ceketimle arkamdan bakıyor nefes nefese. Hızla köşeyi dönüp kayboluyorum. Özgürüm artık.

AŞI



Sağlık ocağının eski cipini gördükçe sinirleniyorum. Benzin yok ve köylere aşı yapmaya gidemiyoruz. Benzin taleplerimize gelen cevaplar hep olumsuz. Kaymakam, 23 Nisan törenlerine boğazlı kazakla katıldım diye savunmamı istemişti, aramız pek iyi değil. O yüzden olabilir mi acaba? Sayman, “Yok hocam, hiçbir kuruma vermemişler, emniyetin de yokmuş, komiser de söylenip duruyordu geçen gün” diyor.

Akşam kulüpte sohbet ederken, tarım müdürünün “Bizim veteriner yarın köpekleri aşılamaya gidecek, arabaya siz de sıkışın isterseniz” önerisine hemen atlıyorum bu yüzden.

Sabah, yanımda sağlık memuru Erdinç ve aşı çantaları, tarım müdürlüğünün renosunu bekliyoruz. Az sonra geldiler, sağlık memuru arkayı dörtledi, ben de öndeki elemanın yanına sıkıştım. Yol boyu, veterinere “Doktor bey” diyerek yerimi rahatlatmaya çalışıyorum.

Köye vardık. Veteriner ve ekibi muhtarın geniş avlulu evine yerleştiler, biz de ilkokulun bir odasına. Çocukları bekliyoruz. İlk bir saat içinde, sadece öğretmenin çocuğunu aşılayabildik. O kadar. Dışarı çıktım, etrafa bakınıyorum. Muhtarın evinin önünde uzun bir kuyruk var. Köydeki bütün köpekler sırada. Bizim veterinerin işi başından aşkın. Sağlık memurunu camiye gönderip müezzine anons yaptırıyorum. Muhtarın kızlarından biriyle köy bekçisinin küçük oğlan geliyor. Başka da yok.

Öğleye doğru köyün içinde dolanmaya başladım. Hasat zamanı, ahalinin çoğu tarlada. Köpek aşılatmak için sırada bekleyenlerin dışındaki herkes çalışıyor. Çok çocuklu bir tarlayı gözüme kestirip saldırıyorum. Altı-yedi yaşlarında kara kafalı bir oğlan, ne olduğunu anlayamıyor. Kucağıma aldığım gibi okula. Bu yöntem iyi. Öbür sefer, yanıma Erdinç’i de alarak gidiyorum tarlalara. Çocuklar haberi almışlar, bizi görünce kaçmaya başlıyorlar. Sürek avı taktiğini güdüyoruz. Erdinç’in kovaladığı çocukları ben çeviriyorum. Biz çocuklarla tarlanın içinde boğuşurken anne-babalar sessizce izliyorlar vaziyeti. Tarafsız kalmaya karar vermişler belli ki. Bir saat içinde dokuz-on çocuk daha yakalayıp aşılıyoruz. Geriye kalanlarla işimiz daha zor ama. Hem yaşça biraz daha büyükler hem de iyice deşifre olduk. Tarlalara kaçıncı gidişim hatırlamıyorum, bir ara, kenarından küçük bir derenin de aktığı geniş bir tarlaya daldım. Gözüme üç kişilik bir grubu kestirmişim. Dereye kadar kovalarsam orada sıkıştırırım diye düşünüyorum. İki tanesini Erdinç yakalamış, ellerinden tutmuş götürüyor. Bir tanesi dişli çıktı, iyi kaçıyor. Bir ara iyice yaklaştım ve eski ceketinin sırtından yakaladım. Tam sevinirken, birden sırtındaki ceketten sıyrılarak elimden kurtuldu. Elimde ceket, kalakaldım orada. Kuyruğunu bırakan kertenkele misali, tepeye doğru hızını kesmeden koştu gitti.

Yanıma gelen Erdinç’e gülerek, soluk soluğa konuştum:

“Tamam, bunu bırakalım. Ceketi çıkardı artık. Hak etti bence özgürlüğü!” 

AL CEKETİ SIRTIMDAN

 

Babamı, aynanın karşısında ceketinin yakasını düzeltirken hatırlarım hep. Takım elbise merakı vardı. Terzi Celal’e iyi kumaş gelmişse eğer, elbise olmasa bile, en azından bir ceket diktirirdi. Takım elbise, beyaz şapka ve tertemiz iskarpiniyle, kasabanın gazozcusu. İlkokul mezunu olmasına rağmen şehir kulübündeki lakabının ‘Üniversiteli’ olduğunu bilir, gizliden gizliye, bundan mutlu olduğunu tahmin ederdim.

Artık İstanbul’daydım ve sadece bayramları gidebiliyordum Avanos’a. Her gittiğimde hareketlerinin yavaşladığını ve yatağa daha bağımlı hale geldiğini fark ediyordum. Son bayram ziyaretinde, seveceği türden şık bir ceket almıştım. Sabah erkenden giydi ceketi ve titreyerek aynanın karşısında durdu bir süre. Parkinsonun iyice küçülttüğü vücudu, ceketin içinde kaybolup gitmişti sanki. “Ölçünü unutmamışım bak, tam oturdu vücuduna” dedim utanmadan! Eve gelen tüm misafirleri, küçücük gövdesinden sarkan o ceketle karşıladı, oturdu, sohbet etti. İstanbul’a döneceğim güne kadar da çıkarmadı sırtından. Son gün vedalaşmak için yanına gittiğimde, “Oğlum, bu ceket çok güzel de bana biraz ağır geliyor. Taşıyamıyorum artık. Al onu sırtımdan” dedi. Evet, doksan yıllık bir ömrü taşıyamıyordu babam.

Aldım ceketini sırtından. Bir daha da giyinemedi.