Ekmek kokusu mu kan kokusu mu?

Kızılay'a gidip kan satıyor, eve elim kolum dolu gidiyorum. Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var.
Ekmek kokusu mu kan kokusu mu?

Evin ön bahçesinin hemen girişindeki duvara sırtını vermiş bir kara fırın. Tuğlacı Hacı Amca yapmıştı, iyi hatırlıyorum, yavaş yavaş, hiçbir şey yapmıyormuş gibi davranan haliyle. Annem kollarında kolçak, peynirli, patatesli, kıkırdaklı bazlama yapıyor. Cemelli ebem, yüzünü güneşe çevirmiş, üzerinde benim baklava desenli kazağım, abimin elişi dersinde yaptığı taburede oturuyor. Ebemin yanındayım. Ara sıra evin önünden omzunda çapa ya da kürek birileri geçiyor. Sarıhıdır’dan, Bayramhacılı’dan, Kışlalı’dan gelen mevsimlik işçiler bunlar. Ebem hemen elindeki değneği kaldırıp işaret ediyor anneme: “Fadime... Bak gidiyor, çağır. Hadi, hadi...

” Annem hiç cevap vermeden köşede üst üste yığılı duran bazlamalardan birini ya da ikisini alelacele gazete kâğıtlarından birine sarıp gidenlerden birine yetiştiriyor. Her dönüşünde de yerdeki hamur bezelerine bakıp kendi kendine mırıldandığını duyuyorum. Bazlamalar bitecek. Ebem halinden pek memnun. “Bunların hepsi de garip, guzum. Karıları yok, evleri yok. Ekmek de kokmuştur burunlarına. Kim yapar yemeklerini, ne yer ne içerler... Sevaptır.”

Kapıya gelen dilenciye yiyecek verirken sevap bana yazılsın diye yarış yapılan bir evde büyüdüm ben.
Doksan yaşına kadar evimizin ve Kızılöz’ün dışında hiçbir yeri görmeyen, bilmeyen, ama dünyanın en bilge kadını olduğuna kalıbımı basacağım ebem alzheimer oldu. Sürekli eskileri soruyor, kapıyı açık buldukça kaçıp Cemel’e gitmek istiyordu. Annemin artık kontrol edemediği zamanlarda ortaya ben çıkıyordum. Sırtımda babamın ceketi, başımda köylü kasketi, Cemel’den gelmiş bir akraba olup ebemi ziyaret ediyordum.

“Cemelli ana, ben geldim. Cemel’den.. İbraam.”

“Vay guzum. İbraam gelmiş. Fadime, bak kim geldi... Hoş geldin guzum.”

Annem, sohbetin uzun süreceğini bilir, evin arka bahçesine giderdi. Ben ebemin ellerinden tutmuş, hiç bilmediğim bir dünyada, ebemin kayıp dünyasında, kendi çocuk sezgilerimle heyecanlı bir yolculuğa çıkardım. Ebem Köse Mustafa’nın karısı tabii ki, tarlaları, koyunları, kuzuları sorar, buğdayı merak eder, akrabalarına selam söylerdi. Bir süre sonra da ellerinden öper, Cemel’e gidecek selamları yüklenmiş, evden ayrılırdım. Havuzun kenarına bırakılmış ceket ve şapka bir sonraki ziyaret için beklerdi beni. Ebem nasıl mutlu ama, “Yaa, Fadime, bak gızım. Pek iyiymiş bu sene buğday. Maşallah, maşallah. Aman iyi olsun, Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.”

Ebemden bana kalan, hiç kirlenmemiş bir saflık, bitmeyen bir gayret ve hiç tanımadığı insanların açlığına canı yanan bir ekmek kokusu...

Üniversite yılları. Açlıkla terbiye edildiğimiz yıllar. Yurtlardan atılmışız. Babamla sert mektuplaşmalarımız olmuş. Kendimce rest çekmişim.

“Paranı falan istemiyorum, gönderme.” Bir süre Karşıyaka’daki ırgat pazarına gidiyorum. Liseden sonra üniversiteye gidememiş, iş de bulamamış delikanlı rolündeyim. Şemikler’deki bir hara inşaatında çalışıyorum Kürt işçilerle. Öğleyin yemek paydosu verildiğinde hep birlikte gittiğimiz bir esnaf lokantası var. Az kuru, az pilav, çok ekmek. Uzun tahta masanın etrafına sıralanmış onlarca işçiden ara ara duyulan tek ses: “Abe, ekmek...”

Bornova’da, hastanenin karşısındaki kahveye gidiyorum genellikle. Çok parasızım. İnce, sarı yüzlü, saz benizli adamlar oturuyor bir köşede. Kan grubu negatif olan vericiler bunlar. Kan satıyorlar. Arada sırada kahvenin kapısı açılıyor ve telaşlı bir ses “O Rh negatif” diyor mesela. Gruptan birisi kalkıyor, kısa bir konuşmadan sonra gelenlerle birlikte ayrılıyorlar. Vericilerin tıbbiyeli öğrencilerden en çok istedikleri şey, eşantiyon kan yapıcı, demir hapları. ‘Döner’ diyorlar kendilerine, kestikçe azalan bir şeyden söz eder gibi ve ‘donör’den mülhem. Bir şişe kanın fiyatını soruyorum usturupluca. Fena değil, iyi para, en azından idare eder. Kızılay’a gidip kan satıyorum.

Akşama Güven’in Alsancak’taki yıkık dökük evine ellerim kollarım dolu gidiyorum. Yumurta, ekmek, biraz kıyma ve helva. Çay ve sigara hep vardır zaten. Üniversitede folklor ekibi kurmuşuz, yedi-sekiz aç adam beni bekliyor. Dansçıların hepsi de solcu ama davulcu Mehmet’in o taraklarda bezi yok. Yemeği hazırlarken bir yandan da ona sosyalizmden söz ediyorum. Bilinçlendireceğim ya. Artı değer, diyalektik, ülke tahlili filan. Mehmet’in aklına pek yatmıyor gibi. Sonra oturuyoruz bir yer sofrasına. Bir tepsinin etrafında sekiz kişi. Ben belki de farkında olmadan önüme gelen yumurtaları diğer çocukların önüne doğru ekmeğimle itiyormuşum. Yemeğin sonuna doğru Mehmet sakin bir edayla konuşuyor:

“Ercan kardeş, ben anladım şimdi, sosyalizmin ne olduğunu. Artık biliyorum sosyalist kime derler. Sosyalist, kendi aç kalsa da önündeki yumurtayı arkadaşının önüne doğru iten adamdır.”

İstanbul’dayım. Hastanecilik günleri. Açlık sorunum kalmamış ama açlıktan sorunlu kardeşlerim var hastanede. 2000’deki uzun açlık grevleri sonlanmış, kalanlara tedaviye başlanmış, birkaç tanesi de benim hastaneye gelmiş. Ama nasıl bir tedavi yapılacak, bilen yok. Açlık grevlerinin tarihinde bu kadar uzun sürmüş başka bir örnek yok ki. Artık yatağa bağımlı hale gelmiş, bir deri bir kemik delikanlılar, kendilerine geri dönülmez yollar çizen ipek saçlı kız kardeşlerim. Feri gitmiş güzel gözleriyle insanı ürperten bir karanlıktan bakarak, grevin bittiğini bile fark etmeden, bulanık bir bilincin içinde kaybolup gittiler.

Derdini anlatmak için açlıkla terbiye olup ölüme yatmak günleri bitti zannetmiştim. Yanılmışım. Meğer bitmemiş. Öyle ya, zulüm ve düşmanlık bitmedi ki. Ne çabuk unutmuşum Habil ve Kabil’i. Mermer sunaklar yeni kurbanlarını bekliyor. Haydi, seyre duralım hep birlikte. Ne kadar da küçükmüş meğer. Sığamadık yeryüzü sofrasına. Kibir denizinde boğulmuşuz da haberimiz yok. Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış, kalplerimiz gibi.
Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var...

İyi o zaman. Ne diyelim.. Afiyet olsun...