Kestaneden duduk olur mu?

Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle Erivan'a gitmişiz. El yapımı bir duduk alacağım. Bir tezgâhın önünde durmuş, bakınıyorum, kendimce iyisini anlamaya çalışıyorum. Satıcı, 'Kestaneden duduk olmaz' diyor...

Avanos 
Tüm dünyaya sevinç ve merakla baktığım günler. Yılmaz Güney film çekiyormuş, beyaz bir arabayla benzinliğe gelmiş. Top sahasından koşarak onu görmeye gidiyoruz. “Yılmaz Abi, Yılmaz Abi” diye bağırıyorum. Camın arkasından elini sallıyor ve gidiyor istasyondan. Taş köprünün biraz yukarısına, tahtadan bir köprü daha yapıldı. “İkinci boğaz köprüsü kasabamızdadır” diyor belediye başkanımız. Volkan Abi açık hava sinemasını işletiyor ve ben her akşam gazoz kasalarıyla içeri girip bir daha dışarı çıkmıyorum. Babam işleri büyütmüş, artık ‘Peri Meşrubat Sanayii’yiz. Kara Mustafa, düğündeki takı töreninde babamı anons ederken “Kasabamızın fabrikatörlerinden” diyor, ağzı kulaklarında babamın, inanıyor galiba. Zayıf, kısa boylu, soluk benizli ve hastayım. Sol kulağım akıyor sürekli. Ama olsun, bu sene de okul birincisiyim işte. Müdürümüz Rıza Bey, Nacar kol saati hediye ediyor. “Hislon daha iyidir” diyor en yakın arkadaşım. Ali Doğan Abi Ankara’dan gelmiş, bizde kalıyor. ODTÜ’de okuyor ve Deniz Gezmiş’i tanıyormuş. “Fen lisesine girmelisin” diyor bana. Test kitapları gönderecek Ankara’dan. Bir çocuk ırmakta kaybolmuş bugün. Nevşehir’de ülkücüler Avanoslu birini dövmüşler. Dayım Ecevit’ten söz ediyor sürekli...
Çocukluğum bitmiş, bozkırın içinden hızla gençliğime koşuyorum.
Ama asıl büyük olayı babam açıklıyor evde: “Şişeler artık otomatik makinede yıkanacak.” Nasıl yani? Bir hafta sonra İstanbul’dan geliyor makine. Uzay aracına bakar gibi bakıyoruz. Arkasından da Niko Usta geliyor. Zayıf, sivri burunlu, zeki bir adam. Birkaç gün bizde kalıyor. Annemden mantı yapmasını istiyor. Makineyi kuruyor ve çalıştırıyor sonra. Döner bir diskin üzerine kirli şişeleri baş aşağı yerleştirip düğmeye basıyoruz. Disk dönüyor, şişeler kayboluyor ve birkaç dakika sonra ışıl ışıl önümüze geliyorlar. Mucize!
Niko Usta ertesi gün Ürgüp, Mustafapaşa’ya gidiyor. İlk o zaman duymuştum Niko Usta’nın ağzından oraya ‘Sinasos’ dendiğini. Dedelerinin memleketiymiş. Evleri, mezarları hâlâ ordaymış. Sinasos dönüşü Niko Usta’yı bahçede sessizce sigara içerken gördüm. Bir süre kimseyle konuşmadı. Gideceği gün babam güveç yaptırmış, bahçede yemek yiyoruz. Havuzun kenarına oturmuş, ağaçtan düdük yapmaya çalışıyorum. Epeyce uğraşmışım demek ki. Niko Usta bir ara yanıma geliyor. Elimdeki parçayı alarak şöyle bir bakıyor ve bir şey söylemeden bahçenin içine doğru yürüyüp duvarın dibindeki başka bir ağaçtan bir dal koparıyor. Cebinde her daim taşıdığı küçük ve keskin bir bıçakla ağacı işlemeye başlıyor. Az sonra yanıma gelerek elindeki düdüğü uzatıyor. Tatlı bir İstanbul şivesiyle:
“Her ağaçtan düdük olmaz, bilmiyor musun sen?” diyor. 

Balâ 

Israrla çalan zilin beni uyandırmaya kararlı olduğunu anlayarak kalktım ve açtım kapıyı. Paltolu, uzun boylu, çopur yüzlü birisi. Yüzüne hiç uymayan saf bir bakışla dikiliyor karşımda. Sanki son beş dakikadır, bazen yumruklayarak bazen zile basarak kapıyı çalan o değil. Öylesine masum ve sıradan. Mevsim yaz ve üzerindeki palto sanki yıllardır hep sırtındaymış ve hiç çıkmayacakmış gibi bir duygu veriyor insana.
Tuhaf bir samimiyetle:
“Yav nerdesin?” diyor.
“Ne oldu? Hasta mı var?”
“Bizim karı hastadır. Seni bekliyoruz sabahtan beri.”
Belli ki sabah saat beşte gelip saat dokuza kadar tüm işlerini hallederek hızla köyüne dönenlerden birisi. Adamın arkasında siyah feraceli, ince, zayıf bir kadın sessizce duruyor. Yüzümü yıkayıp dışarı çıkıyorum. Kasabanın tek caddesinde hızlı adımlarla yürüyoruz. Sağımızdan solumuzdan buğday yüklü traktörler geçiyor. Karakolun yanındaki kıraathanenin önünden gidiyoruz. Televizyonda oynayan karate filminin sesi sokağa taşmış. Sekiz-on kişi ellerinde yarılanmış çay bardakları, televizyonun önünde kımıldamadan oturuyorlar. En önde benim, ortada adamın ve arkada kadının olduğu tuhaf kafile, adamın hızlanarak yanıma gelmesiyle bozuluyor. Bir şey söyleyecek ama nasıl söyleyeceğine tam karar verememiş gibi. Bir ara kafamı ona doğru çevirmemi fırsat bilip konuşuyor:
“Ankara’ya da götürdüm, yine bir çare olmadı. Film milim. Yok. Hap veriyorlar üç-dört çeşit. İçiyor amma yok bir şey.”
“Tamam, bakarız şimdi. Muayene edelim de.”
“Dediğim gibi, ilaç fayda etmiyor yani.”
Cevap vermiyorum. Bir süre sessizce yürümeye devam ediyoruz. Kadın arkamızda, başı önünde bizi takip ediyor, mesafeyi hiç bozmadan.
Adam tekrar lafa giriyor. Bu kez asıl derdini söyleyecek belli ki. Kararlı bir ses tonuyla:
“Sen şimdi muayene et ama bana söyle, çok masraf çıkar mı? Valla çok para harcadım. Neticede iyileşmiyor. Yine iyileşmeyecekse hiç ilaç verme bize.”
“Yav bir muayene edeyim önce. Ne bileyim ben şimdi ne olacağını?”
Konuşmasından anlıyorum. Yıllar önce, mecburi iskânla yerleştirilen Kürt aşiretlerin yaşadığı köylerden gelmiş birisi.
Muayenehaneye giriyoruz birlikte. O hâlâ konuşuyor:
“Çok masraf olacaksa ben bunu değiştireceğim biliyor musun? Bana bunu iyidir diye verdiler. Öyle çıkmadı. Hastadır bu. Hiç bitmiyor hastalığı. Boşuna masraf edeceğime bunun yenisini almak daha iyi değil mi? Onun için söylüyorum. Yenisini almak daha iyidir.”
Kadını muayene ediyorum. Zayıf, kurumuş kalmış bir vücut. Muayene edilen bir başkasıymış gibi sakince, başı önünde bekliyor. Şikâyetlerini açıklayacak mantıklı bir sebep bulamıyorum. Bir yandan da onu kurtaracak bir şeyler yapmalıyım diye düşünüyorum. “Hanımın çok iyi” diyorum. “Şu hapı alsın. Vitamin. Bak, çok iyi gelecek.”
İkircikli, eline alıyor reçeteyi. Tatmin olmadığı belli. Kadına bakıyor. Bana bakıyor, sonra reçeteye. Kürtçe bir şeyler söylüyor.
“Ne dedin sen?” diyorum.
Eliyle ‘boş ver’ der gibi bir hareket yapıyor. Israr ediyorum:
“Söylesene, ne dedin?”
Adam kapıya doğru giderken o zamana kadar hiç konuşmayan kadının sesi geliyor: “Kuru ağaçtan düdük olmaz diyor Doktor Bey.” Adam önde, kadın arkada, geldikleri gibi gidiyorlar... 

Erivan 

“Bir Zamanlar Anadolu’da” filmiyle Erivan’a gitmişiz. ‘Altın Kayısı Film Festivali’nde yarışacak. Taş binalarla dolu, kadim bir kent Erivan. Festival yöneticileri sürekli bir şeyler yedirip içiriyorlar. Boş bir günü fırsat bilip Erivan pazarına gidiyoruz. El yapımı bir duduk alacağım. Bir tezgâhın önünde durmuş, bakınıyorum, kendimce iyisini anlamaya çalışıyorum. Tezgâhın arkasındaki taburede sessizce oturan satıcı, esmer, iri kemikli bir adam. Yanımdaki arkadaşımla konuşmamızı dinliyor bir ara. Bir süre sigarasını içip bir şeyler düşünüyor. Sonra tutamıyor belli ki kendini ve başını kaldırıp soruyor:
“Türk müsünüz?”
“Evet. Türkçe biliyor musun?”
Cevap vermeye gerek duymadığını o kadar belli ediyor ki.
“Nerden?” diyor.
“İstanbul.”
“İstanbul... İstanbul...” diyor birkaç kez. Biraz sesini indirerek kendiyle konuşur gibi mırıldanıyor sonra: “Hrant...”
Sözcük, ne bir soru ne de bir cevap gibi çıkıyor ağzından. Öylesine, nefes verir gibi, ah der gibi bir şey: “Hrant.”
Garip bir suçluluk duygusuyla lafı toparlamaya çalışıyorum.
“Severiz Hrant’ı. Kardeşimiz olur.”
Müstehzi bir gülümseme geçiyor yüzünden.
Duruyor biraz. Sonra önünde sıralı duran, kendi yaptığı duduklara bakarak “Kestaneden duduk olmaz” diyor...
Otele dönüyorum. İçimde bir sıkıntı. Gençliğim bitmiş işte. Acıların içinden, hızla çocukluğuma koşuyorum.