Korkma bırak ellerini

Denize ilk kez İstanbul'da girdim. İskelenin kenarına tutunarak suya daldım. Ellerimi bırakmayınca babam "Korkma oğlum, bırak ellerini" diye fısıldadı, ellerimi bırakıp yüzmeye başladım.

DENİZ
“Hadi iç şunu.”
Annem, elinde yarım bardak suyla başucumda duruyor.
“O ne anne? Su istemedim ki.”
“İç guzum. Yarısını Nimet ablan içti, kalanını da sen iç.”
“Niye anne?”
“Sorma niyesini. Suyu iç ki onun aklından sana da geçsin. İç hadi.”
Nimet abla, kasabanın üniversiteli kızlarından. Annesi, anneme imeci gelir, gece gündüz halı dokurlar. Annem, Nimet ablaya hayran. “Pek akıllı gız” diyor onu her gördükçe. Demek ki geçen gelişinde bir bardak suyun yarısını ona içirmiş, kalan yarısını da bana saklamış. Suyu içtim ve yattım. Sabah, babamla Kuleli Askeri Lise sınavları için İstanbul’a gideceğiz. Sınav öncesi annem tüm tedbirleri almış. Ceketin iç cebinde ‘kuvvetli bir dua’nın olduğu muska, çantamın gizli gözünde okunmuş pirinçler ve bu yarım bardak su.
İstanbul’a gittik. Sınavı beden eğitimi seçmelerinde kaybettim. Koşuda sonuncu olmuş, yer hareketlerini de hiç yapamamıştım. Çelimsiz kollarımla asıldığım barfikste, gövdemi yukarı çekmeye çalışırken babamın kederle bana baktığını hatırlıyorum.
Aylardan temmuzdu ve İstanbul çok güzeldi. İlk kez cam bir kâsede yediğim dondurmalar gibi güzel.
Babam ortadan kayboldu bir ara ve elinde iki mayoyla döndü.
Herkesin ortasında, havlulara sarınarak mayolarımızı giydik. Denizi hayatımda ilk defa görüyordum ve şimdi de içine girecektim. İskelenin kenarına tutunarak yavaşça daldım suya. Ellerimi hiç bırakmıyorum ama. “Ayaklarını yavaşça oynat” diyor babam. “Su seni kaldıracak zaten.” Kızılırmak geliyor aklıma. Irmakta yüzerken, suyun üzerinde kalmak için sürekli çırpınmak ve kulaç atmak zorundasınız. Ama deniz öyle değil. Ne güzel, su kendiliğinden kaldırıyor sanki gövdemi. Fakat yine de bırakmıyorum ellerimi iskeleden. Babam eğiliyor bana doğru ve fısıldıyor: “Korkma oğlum… Bırak ellerini.”
Gözlerine bakıyorum. Evet, bırakabilirim. Ellerimi yavaşça alıyorum iskeleden ve yüzmeye başlıyorum. 

HAYAT
Mecburi hizmetin ilk ayları. Anadolu’da, bir bozkır kasabasındayım. Gezegenin ortasında yirmi dört yaşında bir çocuk.
Lojmanda yer yokmuş ve kolayca da sıra gelmezmiş. Hastanenin kullanılmayan bir odasına yerleşiyorum. Eski bir ranza, kullanılmayan ilaç dolabı ve formika bir masa.. Eşyalar tamam. Kaloriferler iyi yanıyor zaten, üşümüyorum. Haftada birkaç gün de hemen karşıdaki hamama gidiyorum. PTT santralındaki kız, kaynanasının ilaçlarını bekletmeden yazdığım için çok sevdi beni, ‘normal’ yazdırdığım telefonları bile ‘yıldırım’ bağlıyor. Her şey yolunda sanki.
Gece hastanede yattığım için doğal nöbetçi gibiyim. Hemşireler ilk beni kaldırıyor. Acilde bekleyen hastanın yanına her seferinde kalbim çarparak gidiyorum. İyice bakıyorum önce. Aklıma gelen her şeyi sorup, kafama yerleştirmeye çalışıyorum. Sonra, her zamanki numara:
“Hemşire hanım. Hastanın tansiyonunu yeniden ölçün, bir de ateşine bakın.” Sakince kapıyı açıp, tuvalete gidecekmiş gibi çıktığım koridorda koşar adım yattığım odaya dalıyorum. Ortada duran masanın üzerinde bir kısmı açık, bir kısmının da arasına pusulalar konmuş kalın tıp kitapları.. Panik içinde okuyorum.
Ezberimde ilaç isimleri, cebimde küçük notlar, tuvaletten gelmiş gibi ellerimi kurulayarak hastanın yanına dönüyorum sonra.
Soğuk bir kış günüydü. Gece yarısı. Her taraf ayaza çekmiş. Tüm doktorlar uzun bayram tatiline gitmişler. Hastanede tek başınayım. Uykumun en güzel yerinde kaldırdılar. Hastayı, epey uzak bir köyden traktörle getirmişler. Orta yaşlarda, esmer, şişman bir adam. İdrarını yapamıyormuş. Sanki suç işlemiş gibi,
“Hocam, afedersin üç gündür perişanım. İşeyemiyorum afedersin” diyor kıvranarak. Muayeneden sonra sonda takmaya karar veriyorum. Hasta her şeye razı, yeter ki rahatlasın. Yatırdım ve korkarak taktım sondayı. İdrar yok. Yanlış mı taktım acaba? Tomur tomur terliyorum bu arada.
Ama her şey o kadar kötü değil. O geceki hemşireyi çok severim. Handan Hemşire.
“Ne yapacağız” der gibi bakıyorum yüzüne. Hasta, “Kurbanın olum doktor” diyerek inliyor durmadan. Bu tür durumlarda bir şey daha yapılıyordu ama sadece bir kez görmüştüm üroloji stajında ve daha önce de hiç yapmamıştım. Göbeğin altından mesaneye bir iğneyle girerek, birikmiş idrarı dışarı akıtmak.
Karar veriyorum, yapacağım. Handan aletleri, eldivenleri hazırlıyor sakince. Hastayı yatırıp, mesanenin yerini iyice tespit ettikten sonra, o bölgeyi uyuşturup enjektörle yukardan aşağıya yavaşça giriyorum. İki elimle de sıkıca yakalamışım enjektörü, bırakmıyorum. Nasıl çarpıyor kalbim. Bağırsaklara ya da başka bir organa girersem. Bitmek bilmeyen birkaç dakika. Yok. İdrar yok. Aman Allahım. Ne yapacağım şimdi? Bir ara Handan’ın sakin ve yumuşak sesini duyuyorum: “Doktor bey, bırakın elinizi, korkmayın.” Yüzüne bakıyorum. Eğilerek fısıldıyor: “Korkmayın, ellerinizi bırakın.” Hastanın mesanesine girdikten sonra da enjektöre sürekli bastırdığım için idrar akışını kendim engelliyormuşum. Bırakıyorum ellerimi. Birkaç saniye sonra idrar akmaya başlıyor. Hastadan derin bir “ohh” sesi geliyor. 

BABAM
Babam, evin girişindeki camekânda duran eski çekyatta yatıyor. Hemen karşısındaki plastik sandalyeye oturmuş, onu seyrediyorum. Bir süre öylece hiç konuşmadan duruyoruz. Bahçeden suyun sesi geliyor birden. Annem santrifüjü çalıştırdı galiba. Kapıya doğru uzattığı ayağını bin bir güçlükle hafif yana ve karnına doğru çekiyor. Çekyatın kenarında duran, üzeri lekeli kâğıt mendili alarak dudağını siliyor. Annem elinde bir tepsiyle kendi kendine konuşarak geçip gidiyor önümüzden. Caddeden geçen mobiletin patırtısı yolun sonuna kadar azalarak kayboluyor. Aklımda çarşıya gitmek var. Biraz dolaşayım, birkaç gazete alırım, belki eski arkadaşlarla bir çay. Uygun bir bahane arıyorum kalkmak için. Hafif kımıldanıyorum. Beni izliyormuş demek ki.
“Beni Kızılöz’e götürsene” diyor. Biraz duralıyorum.
“Şimdi mi baba?”
Soruma cevap vermeden devam ediyor:
“Ne zamandır gitmedim. Merak ediyorum.”
Canım sıkılıyor biraz. Çarşıya gidecektim.
“İyi baba. Hadi, kalk o zaman, götüreyim.”
Yarım saat sonra Kızılöz’deyiz. Babamın çocukluğunun geçtiği yer. Rençberlik yaparken yatıp kalktıkları damlar, ahırlar, küçük evler.. Çoğu yıkılmış, sağlam kalanların içine de hayvan bağlamışlar. Etrafta başıboş birkaç köpek. Babamı dikkatlice arabadan indiriyorum. Yaz bitmiş, mevsim sonbahara dönmek üzere. İçimizi ürperten bir bozkır rüzgârı esiyor. Babam bastona yaslanıp bir süre etrafa bakınıyor. Evimizi arıyor besbelli. Sonra birden hareketlenip tepedeki harabelerden birine doğru yürümeye başlıyor. Hiç hasta değilmiş gibi enerjik ve hareketli bir hali var. Bir şey söylemeden takip ediyorum. Gidiyor ve yıkık bir duvarın yanında duruyor, bir şey görecekmiş gibi tepelere bakıyor dikkatlice. Yanına varıp sessizce dikliyorum. Bir ara yüzü beyazlaşıyor ve düşecek gibi oluyor. Çok sık oluyor son zamanlarda. Hızla tutup, yavaşça yere yatırıyorum. Yere yatırırken iki eliyle birlikte ellerime sarılıyor ve bırakmıyor. Biraz bekliyorum. Başını yumuşak bir yere koymam ve ayaklarını da kaldırmam lazım. Bir türlü bırakmıyor ellerimi.
“Baba, ellerimi bırak” diyorum.
Hiçbir şey söylemeden korkuyla gözlerime bakıyor.
Eğiliyor, fısıldıyorum: “Baba korkma… Bırak ellerimi.”
Ellerini yavaşça bırakıyor babam. Toprağa uzatıyorum.