Mühür

Karasevda demek, siyah mühür demektir. Sevdaya düşenlerin kalbinde mutlaka o mühür vardı. Kalplerimizdeki mührü fekketmenin zamanı çoktan geçmedi mi sizce?

Kış. İlkokul üçe gidiyorum. Amcalarla, kuzenlerle oturduğumuz büyük evden ırmağın öbür yanındaki yeni evimize taşınmışız. ‘Ötegeçe’liyiz artık. Kapı pencere yok ama çok mutluyuz. Annem odaların kapısına kendi dokuduğu kilimlerden asmış. Benden iki yaş büyük abimle, ‘Eskişehir Süs’ markalı sobamızın altına inen sıcak küle patates gömmeyi keşfetmişiz. Onu bekliyoruz. Kucağımda Avanos Halk Kütüphanesi’nden aldığım Kemal Tahir’in ‘Yediçınar Yaylası’. Geçen hafta Kurban Bayramı’nda eve gelen öğretmen komşumuz babama soruyor: “Mevlüt, kim okuyor bunu?” “Bizim küçük oğlan hocam.” “Bu kitap biraz ağır gelir ona. Okumasın bence.” Babam bir şey demiyor. Bu bitsin, Jules Verne’in ‘Esrarlı Ada’sına başlayacağım zaten.
Annem, sobanın üstüne yıkadığı şeker çuvallarını asmıştı; kurumuş, onları topluyor. Az sonra önüme üç-beş tencere bırakıyor. Daha önceden eve gelen hediyeler bunlar. Üzeri yazılı olmayan birisine, ‘Köselerin Fadime’ yazıyorum. Gazeteye sarıyor iyice. Öbür elinde de bir torba yıkanmış şeker çuvalı, çıkıp gidiyor evden.
Kucağımda kitap, uyumuş kalmışım. Annem çoktan dönmüş, başımda dikiliyor: “Hadi kalk, bi dene şunları.” “Onlar ne anne?” “Fanila, külot oğlum. Sabiha Halana diktirdim, hadi bi giy.” Sabiha Halam kız meslek mezunu. Eli çok yatkındır. Annem, babamın gazozhanede şerbet yaparken kullandığı şeker çuvallarından iç çamaşırı diktirmiş. Neşeyle giyiniyorum. İyi güzel ama biraz sert ve hafif kaşıntı yapıyor sanki. Sorun değil. Yalnız, külodun hemen arka tarafında Kayseri Şeker Fabrikası’nın mührü var. Olduğu gibi duruyor. Yıkamakla çıkmamış demek ki. Bir şey demiyorum anneme. Öyle mutlu ki! Mühür orada duruyor ama. Beden eğitimi derslerinde eşofman giymek için sınıfta soyunurken ne yapacağım? Annemin çuvaldan yaptırdığı, arkası şeker fabrikası mühürlü külotlar yüzünden beden eğitimi derslerinde birkaç yıl tuvalette giyinip soyunuyorum. 

Adliye mührü
Mecburi hizmet yılları, adliye mührüyle tanışılan yıllardır.
Dokuz-on yaşlarında bir çocuk. Karşımda sessizce oturuyor. Doğuştan zekâ özürlü. Yanında bir jandarma. Biraz ötede babası. Başı önünde, dalgın. Jandarmanın uzattığı tutanağı okuyorum: ‘Fiili Livata’. Amcasının işi. Tutanak ayrı bir felaket. İfadesini alırken içini dışına çıkarmışlar sanki. Tuhaf sorular, gereksiz ayrıntılar. Sormuş ve seyre durmuşlar.
Hiç, birileriyle aynı dünyada yaşamaktan utanç duyduğunuz anlar oldu mu? Öyle bir olay işte.
Çocuğa bakıyorum. Başına gelenlerin pek farkında değil gibi. Onun derdi bileğinin iç kısmındaki mor adliye mührü. Mühre bakıyor arada sırada. Bir ara eliyle uğraştığını fark ediyorum. Elini yavaşça ağzına götürüp tükürüğüyle ıslatıyor ve silmeye çalışıyor. Jandarma dürtüyor çocuğun omzunu: “Silme onu.” Çocuk bırakıyor çaresiz. Hemşire hanımı çağırıyorum: “Alkollü gazlı bir bez getirin. Bileğindeki şu mührü silin.” Jandarma telaşlanıyor, itiraz edecek. “Ben konuşurum komutanla. Merak etme sen.” Az sonra çocuğun yüzünde küçücük bir gülümseme. Ne yaptım ki? Ama ahir ömrümdeki en güzel hediyelerden biri galiba onun gülüşü. 

Hastane mührü
Darbenin üzerinden bir sene falan geçmiş. İzmir’de okuldayım. Pek ortalıklarda gözükmüyorum. Bir olay mı olmuş, yoksa bir yerde adım mı geçmiş, hatırlamıyorum, babam aradı Avanos’tan. “Gel, ifadeni ver” diyor. Gittim. Darbeden önce duvarına ‘Kahrolsun faşizm’ yazılan karakol gitmiş de yerine devasa bir şey gelmiş sanki. Öyle heybetli... Neyse. Komiser, kimliğime bakıyor. Tanır beni. Liseden yeni mezun, bıyıksız, masum bir çocuk kimlikteki. “Nasıl, değiştirdin mi kafayı?” diyor. Sesinde muktedirlerin alaycı tınısı. Haklı tabii, canımıza okumuşlar sonuçta. “He, bıyık bıraktım” diyorum. Nasıl söylemişsem artık. Bir an duralıyor. Ciddi miyim, dalga mı geçiyorum? “Ben bıyığı sormuyorum oğlum. Kafanın içini soruyorum. Kafanın içi değişti mi?” “Yok” diyorum. “Aynen duruyor. Eskiden nasılsa öyle.” Bozuluyor ama sesini çıkarmıyor. Akşama kulüpte anlatmış. Babamın canı sıkkın, evin önündeki asmanın altında, daha sonra da sık sık duyacağım ‘mühür hikâyesi’ni anlatıyor: “İlhan Abini bilirsin. Yüksekokulda öğrenciyken bir gün arkadaşlarıyla meyhaneye gitmişler. Şarkı, türkü derken içlerinden biri tutmuş Nâzım Hikmet’ten şiir okumuş. Meyhanedekilerden biri de ihbar etmiş ‘komünizm propagandası’ yapıyorlar diye. Polis hepsini de toplayıp götürmüş. Hüviyet tespiti, ifade derken şans işte, komiser Avanoslu çıkmış. İşlem yapmamış sağ olsun. Bırakmış hepsini de. Bir de akıl vermiş: ‘Oğlum bu memlekette keçi etine koyun eti damgası basar, satarlar. Sen sonra uğraş dur ben keçiyim diye. Mühür, koyun mührü. Artık koyunsun. Şimdi size bir basarsak ‘komünist’ mührünü, ömrünüzün sonuna kadar çıkaramazsınız. Hadi gidin buradan’.”
İstanbul’da hastane yapıyorum. Babam, hep kaygıyla izliyor beni. Devlet memurluğundan istifa ettiğime, parasız pulsuz niye bu işlere girdiğime söylenip duruyor. Hastaneyi bitirdim. Avanos’tan gelmiş, gezdiriyorum. Ameliyathaneyi, hasta odalarını, morgu, her yeri. Benimle gurur duyduğu o kadar belli ki. Odamda oturuyor, kahve içiyoruz. “Hastaneye bir tane de mühür yaptır oğlum. Mühürsüz olmaz(!)” diyor. Babamı kendi hastanemde kaybettim sonra. Zamanında övünerek gezdirdiğim morguna koydum o gece. Yalansız dolansız bir ömrü tamamlayıp bozkıra, annesinin ayakucuna yatmak için yola çıktığı topraklara giderken ölü defin raporunun altında da hastanenin mührü vardı. 

Mühürlü tabut
12 Eylül’ün Türkiyesi ise oğullarının tabutunu arayan babaların ülkesi olarak hatırlanacaktır. 1983’te cuntanın idam ettiği Ramazan Yukarıgöz’ün mühürlenmiş tabutunu gece yarısı evine getirir polisler. Bakın annesi nasıl anlatıyor o geceyi: “Tak tak kapı vuruldu. Baktım, polis. ‘Hayrola, ne oldu?’ dedim. ‘Ramazan’ın evi burası mı’ dediler. ‘Bir şey mi oldu Ramazan’a?’ dedim. Babasını kaldırdım. ‘Cenazesini alacak mısınız almayacak mısınız’ diye sordular. Babası ‘Tabii ki alacağız, dirisi onlarınsa ölüsü bizim’ dedi.
‘Yavrumu görmek istiyorum’ dedim. ‘Göremezsin, tabut mühürlü’ dediler. ‘Sizin mührünüz bana vız gelir’ dedim. Çektim, kopardım mührü. Açtım tabutu. Baktım, saçları böyle yeni taranmış sanki. Öptüm yüzünü.” 

Mühür fekki
Lisede edebiyat öğretmenimiz Zafer Bey, kompozisyon derslerinde özlü sözler yazdırırdı. Okul birincisiydim ama en arka sıradaki haytalarla otururdum. Boş derslerde arkadaki dereye inip Ferdi Tayfur dinleyerek gizlice votka içmek için. Derdim, bir türlü açılamadığım o yeşil gözlü kız. Zafer Hoca, en arka sıraya, yanıma gelir, cebinden çıkardığı esans şişesinden avcuna damlatıp bir an koklar ve devam ederdi: “Karasevda demek, siyah bir mühür demektir. Sevdaya düşenlerin kalbinde mutlaka o mühür vardır.”
Onlarca otopsi yaptım. Bir o kadarına da katıldım. Neşter kalbe her uzandığında gözüm o mührü arardı. Zafer Hoca’nın dediği doğru muydu acaba? Siyah bir mühür mü vardı kalbimizde?
Çalıştığım tıp merkezinin bir odasını saçma sapan bir nedenle mühürlemişlerdi. Her gelen mühürlü zarftan deli gibi korkan sağlık memuruna dedim ki: “Bu mührü kırsak ne olur?” “Aman Hocam, ‘mühür fekki’ o dediğiniz. Olacak iş değil.” “Ne olur yani?” “Bilmem.” “Hadi kıralım o zaman...”
Kalplerimizdeki mührü fekketmenin zamanı çoktan geçmedi mi sizce?