Ölülerimiz nerede?

İnsan daha konuşmadan, öğrenmeden, bilmeden 'mezar kazıyordu' ölüsü için. Ne Berfo Ana'nın oğlunun ölüsünü verdiniz ne de Veysel'in mezarını... Ölülerimiz nerede?

MORG
Çok uğraştık ama döndüremedik adamı. Zaten geldiğinde de nabzı alınmıyordu. Esmer, şişman, kalın bıyıklı birisi. Uzun yol şoförüymüş. Basmahane’de çokça bulunan sıhhi banyolardan birinden getirdiler. Banyo kapısının altından taşan suları gören görevli, kapıyı kırarak içeri girmiş ve kurnanın yanına yığılmış halde bulmuş adamı. Belli ki kalp krizi.
Tıp fakültesi ikinci ya da üçüncü sınıftaydım. Acil’de sabahlamaya başladığım ilk günler. Pek merak ediyorum her şeyi. Kapıdan giren her hasta bir film hikâyesi sanki benim için. Ölen adamın dosyasını tamamlayıp hastabakıcıyı çağırdılar. Cenaze morga inecek. Sedyenin bir ucuna ben de takıldım. Derdim, morgu görmek. Gecenin bir vakti, hastanenin bomboş, yarı karanlık koridorlarında gidiyoruz. Sedye asansörünün insanın içine ürperti veren gıcırtıları eşliğinde morga vardık. Bir sorun var yalnız. Tüm çekmeceler dolu. Hastabakıcı kendi kendine mırıldanarak çekmeceleri çekip itiyor, boş bir yer arıyor. Bir an durup bekledi. Eski ahşap masanın üzerinde duran kayıt defterini karıştırdı bir süre. Sonra gitti, çekmecelerden birini çekti ve içinden el kadar bir bebek cesedini kucağına alarak çıkardı. Biraz bakındı dolaplara. Sonra bir başka çekmeceyi çekerek bebeği orada yatan bir kadın cesedinin koynuna yerleştirdi.
Bebeğin boşalttığı çekmeceye de bizim şoförün cesedini yerleştirdik birlikte. Suratımdaki korku ile şaşkınlık arası ifadeye tuhaf bir sırıtma da eklenmişti. Adama nasıl baktıysam, kendince bir şeyler açıklamak ister gibi konuştu:
“O da onun annesi sayılır, annesinin koynuna koyduk işte!”
“Mezara da birlikte koymasınlar?”
“Merak etme” dedi kapıya doğru giderken:
“Kimse kimsenin çukurunu doldurmaz. Herkesin mezarı kendine.”

BACAK
Koridorda dikilmiş, başhemşireyi dinliyorum. Hastalardan ve nöbete gelen personelden şikâyetçi. Aklımda başka şeyler var. Dinlemediğimi fark etmemesi için gözlerimi iyice açarak yüzüme mutsuz bir ifade oturtmaya çalışıyorum. Birden, koridora açılan hasta odalarından birine takılıyor gözüm. Kapı iyice kapanmamış nedense. Kapı aralığından, yatağın üzerine bağdaş kurup oturmuş hastanın neler yaptığını görebiliyorum. Adam yatağın altına elini sokmuş, bir şeyler arıyor. Evet, işte çıkardı. Bir paket sigara bu. İçinden hızla bir adet alarak paketi tekrar eski yerine soktu. Az sonra da odanın kapısı açıldı ve içerden uzunca boylu, esmer, koltuk değnekli bir hasta çıktı. Bir avcunu iyice kapatıp yumruk yapmış. Bizden tarafa hiç bakmadan koridorun sonuna doğru yavaşça kayboldu. Sigara içmeye gittiği aşikâr. Adamı merak etmiştim. Başhemşirenin sustuğu bir anı kollayıp sordum:
“302’deki hastanın nesi var?”
“O, burger, efendim. Engin Bey’in hastası. Bir haftadır bizde yatıyor. Dolapdere’den. Geldiğine göre daha iyi ama. Yine de Cerrahi’ye göndereceğiz. Sağ bacak nekroze çünkü. Kesilecek galiba.”
Burger. ‘Budama hastalığı’ yani. Genellikle sigara içenlerde görülen bir hastalık. Sigaradan vazgeçmediği için bacağından vazgeçecek.
Az sonra tuvaletten çıkan adam, ardında taze bir sigara kokusu bırakarak geçti gitti yanımızdan.
Bir hafta sonra adamın bacağını kasık hizasından kestiler. Yakınlarını morgun önünde beklerken gördüm. Hastayı mı kaybettik acaba? Hayır. “Şükür, iyidir” dediler. Bacağı almak için bekliyorlarmış. Aklıma gelmemişti doğrusu. “Ne yapacaksınız bacağı?” dedim. “Mezarlığa götürüp gömeceğiz” dediler. “İnsan azasıdır, gömmek lazım hocam, mezarsız olmaz. Mutlak bir mezarı olmalı.”

MEZAR TAŞI
Avanos’tayım. Arife günlerine mahsus tuhaf bir telaş ve gerilim var evde. Hava çok sıcak. Babamla bahçede, sırtımızı duvara vermiş, yan yana oturuyoruz. Askerdeki komutanı Ulvi Bey’le ilgili bir anısını yüzüncü kez anlatıyor. Hikâyeyi bitirdikten sonra “Ulvi Bey yaşıyor mudur acaba?” diye sordu, her zamanki gibi. Askerlik yılından başlayarak bugüne gelinip hesaplar yapıldı ve yine her zamanki gibi yaşadığına kanaat getirilip başka bir anıya geçildi.
Annem, salonun penceresinden eliyle ışmar ediyor. Babamın yanında söyleyemediği bir derdi olmalı. Bir bahaneyle babamın yanından kalkarak içeri gidiyorum. Somyaya oturmuş beni bekliyor.
“Oğlum, benim lafımı kimse dinlemiyor, sen bari dinle. Beni Kıran’a götür. Anamın, babamın mezarını ziyaret edeyim. Kaç zamandır gitmedim. Bir Elham okuyayım.”
“Olur anne.. Gidelim tabii ki.”
Yarım saat sonra kasabanın tepesinde, ‘Kıran’ denilen mezarlıktayız. Annem, dedemle ebemin mezarlarını arıyor.
“Mezar taşları iyice kaybolmuş. Kisirden mezar taşı olursa böyle olur. Yağmur, rüzgâr eritmiş taşı. Geçen gelişimde yanımda boya getirdiydim, taşın kalanına boya sürttüm, iz yaptım... Oradan bulurum herhalde.”
Mezarları bulduk. Annem, dedemin, ebemin mezarları önünde, küçük bir kız çocuğu gibi çömelip dualar okudu, konuştu onlarla. Biraz arkasında durup sessizce izledim.
Bir sonraki bayram iki ay sonra, Kurban Bayramı. Her ikisinin de mezarlarını yaptırdım. Annemi tekrar götürdüm yanlarına. Ağlayarak ellerini sürdü, sevdi taşlarını anasıyla babasının.
Anamın o gün bana bakan şükran dolu bakışlarının aynısını, geçen hafta Mardinli bir ihtiyarın kameralara bakan gözlerinde gördüm.
Yetmiş sekiz yaşındaki İbrahim Aslan “Dualarım kabul oldu” diye sevinçten ağlıyordu. Oğlu Emin’in kemikleri on sekiz yıl sonra bir kuyunun dibinde bulunmuş da ona seviniyormuş. Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün n’olur! Bir baba, on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun kafatası ve kemikleri, yanmış halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor! Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun...

VEYSEL GÜNEY
Darbe olmuş. Cuntacılar ibret-i âlem için adam asma telaşındalar. Kurbanlardan biri de Veysel Güney. On bir gün arayla yapılan iki duruşmadan sonra idamına karar veriliyor Veysel’in ve 10 Haziran 1981’de asılıyor. İdam gecesini, dönemin Gaziantep Cumhuriyet Savcısı anlatıyor:
“... dedim “Veysel, son bir arzun var mı? Âdettendir, son arzun nedir?” “Babama mektup yazacağım” dedi. Kâğıt-kalem verdik. Yazdı mektubunu. Hiç kimseyi tanımıyordu orada ve ipe götürülen bir adamdı. Avukatı yoktu, yakını yoktu, hiç kimsesi yoktu ... .”
Veysel’in mezarı da yok şimdi. Asmakla kalmamışlar, ölüsünü de vermiyorlar.
“... Karga ağzında bir karga ölüsüyle geldi uzaktan ve orada bir yere kondu. Toprağı eşeledi ve ağzındaki ölüyü, açtığı çukura koydu. Sonra eşelediği çukurun üzerini yine toprakla örttü. Bunları gören Kabil’in içi yandı, bir karga kadar olamadığı ve kardeşinin ölüsünü açıkta bıraktığı için pişman oldu. Ah! etti...”
Ey cellatlar, ey ‘güvercin kasapları’, ölüm tacirleri...
İnsan daha konuşmadan, öğrenmeden, bilmeden ‘mezar kazıyordu’ ölüsü için.
Ne Berfo Ana’nın oğlunun ölüsünü verdiniz ne de Veysel’in mezarını...
Ölülerimiz nerede?
Bir karga bile değilsiniz. Kabil’in kargayı görüp de utanan kalbi yok sizlerde, anladık.
Ama, yorulmadınız mı, ağzınızda cesetlerle yıllar yılı tepemizde akbaba gibi dolaşmaktan? Bir karga gibi yapın hiç olmazsa. İnin yere ve bırakın ölülerimizi. Kalplerimiz onlara mezar yeridir.