Üç Tarzı Hakikat ve Biz

Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle kurulduğunu zannedip, kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek...
Üç Tarzı Hakikat ve Biz

Hekimlik başka mesleğe benzemez. Anadolu insanı “Hekime ayıp yoktur” der. Hasta, kapıdan içeri girer ve tüm çıplaklığıyla anlatıverir her şeyi size. Kocasına ya da karısına dahi göstermediği en mahrem yerini açıverir. Kimselere söyleyemediği bir sırrı, hiç çekinmeksizin, sıradan bir şeyden söz eder gibi anlatır. Öylece kalırsınız, artık onun sırdaşı, arkadaşı, akrabası olur çıkarsınız.

Sıradan bir günde karın ağrısı şikâyetiyle gelen çelimsiz, saz benizli, küçücük bir kadını muayene etmek için divana yatırdığınızda, karnını kalın bir bez kuşakla defalarca sarıp, sıkıştırarak hamileliğini gizlemeye çalıştığını ama artık o gün doğumun başladığını görürsünüz. Kuzeni olan bıçkın taksici biraz da zorla ilişkiye girmiş ve küçük kadın dokuz ay boyunca karnını sıkıca sardığı kuşaklarla hamilelikle baş etmeye çalışmıştır. Siz olsanız ne yaparsınız? Divanda ince, küçük elleriyle bileğinize yapışıp: “Kurbanın oluyum doktor bey, abim dışarıda oturuyor, ona bi şey söyleme, beni öldürür” dediğinde, siz çoktan, sonucunu kestiremeyeceğiniz hikâyenin bir parçası olmuşsunuzdur.

Hikayenin sonu: Bebek oğlan oldu, doğumu gizlice tıp merkezinin ebesine, ebenin evinde yaptırdım. Kız ve abisi memleketlerine gittiler. Gerisini bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: Ebe hanıma şart koşmuştum, oğlanın adını “Ercan” koydurdum. Kara gözlü, süt kokulu masum bir oğlanın, çok bahtsız ve hiç adil olmayan bir başlangıç yaptığı hayat yolculuğunda ona ismimden başka verecek hiçbir şeyim yoktu.

İKİ

Tıp merkezinde taze bir pazartesi günü. Çıtır beyaz önlüğünüzle kapıdan girecek yeni hastanızı bekliyorsunuz. Kapı açılır. Ucuz takım elbisesinin içinde ufalıp, kaybolmuş bir taze damat girer. Belli ki uykusuz bir gece geçirmiş. Pantolonun bir paçası çorabın içinde, farkında değil. Hemen yanında ‘gelin çantasını’ kınalı elleriyle sıkıca kavramış bir genç kadın. Onları sabah sabah size getirense, kliniğin alt katındaki ayakkabıcı amcaları. Amcanın derdi, ‘kanlı çarşaf’. Cumartesi gününden beri istenen olmamış. Sebep ‘vaginismus’. Kimsenin beklemeye tahammülü yok. Önce taze damada anlatırsınız, eşine nasıl yaklaşacağını, onu nasıl soyacağını, nasıl öpeceğini, özenle kelimeleri seçerek. Sonra gelin kıza. İşin tuhafı onlara tarif ettiğiniz “ideal ilişki”yi anlatırken bu kez kendi ilişki biçiminizle yüzleşir ve kendinizden utanırsınız.

Uzun yıllar cezaevinde kalmış bir arkadaşınız, işadamı kimliğiyle hayatı yeni baştan kurmaya çalışmaktadır. Bir kadına âşık olmuştur, ama kocası olan. Kadının eşi de benzer şeyler yaşamış başka bir kaybeden. Gizli bir ilişki başlar. Bir süre sonra kadın hamile kalır ve doğurur. Kadın, arkadaşınıza çocuğun babasının o olduğunu söyler. Arkadaşınız için buna inanıp inanmamak arasında gidip gelen bir yolculuk başlar. DNA testi yaptırıp, bu kuşkudan kurtulmasını önerdiğinizde verdiği yanıtsa, psikolojinin insan ruhuna dair daha çok işinin olduğunun bir kanıtıdır: “Böyle daha iyi be doktor. DNA sonucunu kaldıramam ki. Çocuk büyüdükçe ve çehresi değiştikçe sürekli kendime benzetiyorum. Sanki onu her gördüğümde kendimi de, onu da yeniden keşfediyorum. Acayip bir duygu bu, böyle daha iyi”.

ÜÇ

Kadın doğum uzmanı bir arkadaşınıza, uzun zamandır torun bekleyen tanıdığınız bir ailenin biricik oğlunun hamile eşini, gebelik takibi için gönderirsiniz. Her şey yolunda gitmektedir. Ultrason sonuçları, kan tetkikleri... Doğum günü gelir. Ultrasonda her şeyi normal gözüken bebeğin bir bacağı dizinden, diğeri ise kalçasından itibaren yoktur. Kongenital anomali yani. Aile sakat çocuğunu kucağına alır, gider. Bir kaç gün sonra da anne ve baba kucaklarında “Emre” bebekle sizi ziyarete gelir. Hiçbir şey konuşulmaz. Anne çocuğu emzirmek için yan odaya geçtiğinde baba yerinden kalkarak sarılır boynunuza. Birlikte sessizce ağlarsınız.

Ona kendi hikâyenizi anlatırsınız. Eşiniz hamile kaldığında meslektaşlarınız 4. aydaki ultrason tetkikine göre mutlaka kürtaj yapılmasını söylemişlerdir. O gün eşinizle birbirinize ağlayarak sarılmış ve ne olursa olsun çocuğunuzun doğumunu beklemeye karar vermişsinizdir. 5 ay sonra delici bakışlarıyla “Poyraz” sapasağlam kucağınızdadır. “Emre” için eksik kalan söz, “Poyraz” için gereksizce söylenmiştir.

Gece yarısı nöbetin ortasında uyku ile uyanıklık arasında beklerken, 50-60 yaşlarında sessiz bir amca gelir. Yakın zamanda başlayan ve bir türlü kesilmeyen öksürükler. Muayene, akciğer filmi derken, akciğerdeki tümörü fark edersiniz. Uygun cümleleri seçip nasıl söyleyeceksiniz? Daha ikinci cümlede insanın içini ürperten bir sakinlikle sorar: “Sen sıkılma doktor bey, söyle, ne kadar daha yaşarım?” Poliklinik odasının yarım açık kapısını tam kapatır, sohbeti derinleştirirsiniz. Amca, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda mezar kazıcısıdır. Emekliliği gelmiş de zamlı maaş için yıl sonunu beklemekte. O sohbetten aklınızda çivi gibi şu cümleler kalır: “Bu dünya kime baki kalmış ki doktor bey… Ben bu ellerle kimleri toprağın altına koydum bilir misin? Ünlü, ünsüz, fakir, zengin. Kim gelirse aklına, sor. Hepsini de ben yerleştirdim mezara. Korkar, çekinir yakınları. İnemezler mezarın içine. Ama ben hep ordayım. Alırım kucağıma, yatırırım yerine. Onun için beni mezarla, ölümle korkutamazsın… Çekinme söyle, ne kadar kaldı?”

BİZ

Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu zannedip, kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek… Bu yüzden, bu kadar kalınlaştı derimiz. Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz.

Gebeliğini kalın bir bez kuşakla sarıp saklayan küçük kadın gibi, gövdesinden başka sunacak hiçbir şeyi olmayan genç insanların çaresizliği üzerinden yapılan siyasetimiz; kızının kalbindeki değil, çarşafındaki kanına bakan adamlar gibi yaşayıp, komşusuna verdiği ‘ileri demokrasi’ akıllarından kendi nasiplenmemiş riya dolu düzenimiz; ve elbette meseleleri kökünden çözmek yerine, onun büyümesini seyrederek aldığımız ölümcül hazla sarhoş biz.

Merhaba.