Yalan

Boğazına kayısı çekirdeği kaçtığını söyleyen adamı, çekirdeğin olmadığına inandıramadım. Çekirdeği çıkarmış gibi davrandım.

Yazın ilk günleri. Polikliniği bitirdim, yorgun argın muayenehaneye gidiyorum. Serkan, etrafı temizlemiş, kapının önünde dikiliyor. Benden başkasına iğne yaptırmayan yazıişleri müdürünün iğnesini yapıp gönderiyorum. Arkasından Ziraat Bankası müdürü uğruyor, çiğköfte getirmiş. Tek koluyla ve iştahla tarif ediyor nasıl yeneceğini. Hep neşeli bir adam. Birden, bir traktör muayenehanenin önüne gelip duruyor.
“Doktor Bey, yetiş!” Traktörün arkasında sekiz-on kişi, altlarında çırpınan bir adam. Onlar bastırdıkça alttaki adamın çırpınması artıyor. Hemen kalkıp römorkun üzerine çıkıyorum. Bir şey yapmam lazım.
“Durun, bırakın” diyorum. Herkes duruyor bir anda. Yatan adamla bakışıyoruz. Otuzlu yaşlarda, kumral, zayıf birisi. Aldırmaz bir tavırla ve epeydir tanıyormuş gibi:
“Kalk, içeri gel” diyorum. Üzerine abanmış olanlar bırakıyorlar adamı. Fakat tetikteler. Adam bir an duraladıktan sonra üstünü başını düzelterek gelip oturuyor karşıma.
“Ne oldu, hayırdır?”
“Yav” diyor, alaycı bir gülümsemeyle. “Bir türlü anlatamadım. Boğazımda çekirdek var diyorum, inanmıyorlar.”
“Nasıl yani?”
“Bildiğin kayısı çekirdeği. Bundan bir ay önce bahçede yerken takıldı. Hâlâ çıkmıyor.”
“Bi baksam.”
“Gel bak. Zaten göreceksin.” Bakıyorum. Hiçbir şey yok. Psikoz bu.
Ağzı açık konuşmaya çalışıyor bir yandan:
“Nasıl, gördün di mi? Orada, duruyor işte.”
“Tamam, gördüm. Boğazında duruyor” diyorum.
“Hah” diyor coşkuyla. Etrafa bakınıyor. “Nasıl, gördünüz mü, haklıymışım” der gibi.
“Çıkaralım o zaman” diyorum.
“E, tamam, çıkar.”
Arkaya elimi yıkamaya gidiyorum. Yanıma gelen Serkan’a: “Bana bir kayısı bul getir, çabuk.”
Serkan az sonra bir kayısıyla yanımda. Çekirdeğini çıkarıp avcuma saklıyorum.
Beş dakika sonra, kimseyi bir türlü inandıramadığı(!), boğazından çıkardığım kayısı çekirdeğini eline almış, zafer kazanmış bir komutan gibi etrafına gösteriyor. Serkan’a, herkese çay getirmesini söylüyorum. 

Tava
Sıcak bir öğleden sonra. Muayenehaneden dışarı bakıyorum. Sabah erkenden kasabaya gelen köylüler, ürünlerini satmış, Sümerbank’tan da alacaklarını almışlar. Öğleyi geçirmeden, kaçar gibi köylerine geri dönmeye çalışıyorlar. Traktörlerin arkasına yerleştirilmiş çuval, koli, yağ tenekeleri üzerinde oturan genç kadınlar, çocuklar, altlarında battaniye bir köşede çömelmiş yaşlılar. Sanki mecburen ve geçici olarak geldikleri yasak bir mekândan hızla ayrılma telaşındalar...
İçinde her daim hazır bulunan steteskop ve tansiyon aletimin yanına, birkaç morfin ve enjektör koyduğum çantamı alıp dışarı çıktım.
Elli yaşlarında, adliyeden yeni emekli Salih Abi’nin evine gideceğim. Teşhisi Ankara’da, Numune’de koymuşlar. Akciğer kanseri. İleri derecede metastaz. Hiç ümit yok. Evinin önünde, taze sebzelerin efildediği küçücük bir bahçe. Özen gösterildiği belli. Köşede beş-altı arı kovanı. Kapının önünde bir sürü ayakkabı. İçerisi kalabalık. Salih, yatakta yarı oturur bir şekilde uzanmış, tavana bakıyor. Kadınlar kendi aralarında bir şeyler konuşuyor. Birkaç çocuk koşturuyor ortada. Beni görünce hareketleniyorlar. “Çıkarma Allahaşkına” ısrarlarıyla ayakkabıyı çıkartıp içeri giriyorum. Salih’in gözleri ışıldıyor. Kalkmak ister gibi bir şeyler yapıyor. Yanına gidip yavaşça çöküyorum başucuna. Biraz bakışıyoruz:
“Nasılsın bugün? Çok iyi görünüyorsun.”
“İki gündür çok iyiydim. Hatta dün ilk defa iki kâse tavuklu şehriye içtim. Hanım yapmış söylemesi ayıp. Ama ben senin taktığın o serumdan diyorum. O iyi geldi bence.” Biraz duruyor sonra. “Bugün hiç uyumadım ama ağrıdan. Sabaha kadar mahvoldum.”
“Onu hallederiz, o kolay. İğne yapçam zaten şimdi.”
“Fakat dün anladım Doktor Bey. Kalkacağıma inandım dün. Şu bulantı olmasa. Bir de ara ara şu ağrı. Aslında hiçbir şeyim yok.”
“Öyle tabii. Söylüyorum sana, inanmıyorsun.”
İğneyi yapıyorum.
Getirdikleri kahveyi içiyorum. Ağrısı geçtiği için biraz daha iyi artık.
Onu çok şaşırtacak bir cümle kurmalıyım şimdi:
“Ne zaman yiyeceğiz tavayı?”
“Değil mi yav. Valla nasıl mahcubum, biliyor musun?”
“Hayır, niyetin yoksa söyle, ben yaptırırım Mithat’a.”
Telaşla ve kızarak konuşuyor:
“Bırak Allahaşkına Doktor Bey. Ben sana yedirir miyim Mithat’ın tavasını.” Tamam, çıkardım rotasından. Heyecanla devam ediyor: “Allah nasip ederse biraz ayağa kalkayım. Sen tavayı gör o zaman. Şimdi yengen yapar da benim elim değmese olmaz. Domatesini, biberini, sarmısağını doğru koymuyorlar. Bir de ben eti terbiyeliyorum biliyor musun! Kuzu. Hafif de yağlı olacak.”
Kahve içmeyi uzatıyorum mahsus. Uzun uzun tava tarifi yapıyor... 

Mermi çekirdeği
Sağlık merkezinin önüne çıktım, Ankara’ya gidecek otobüsü bekliyorum. Arkamda Toprak Mahsulleri Ofisi’nin siloları. Önünde kamyonlar, traktörler sıralanmış. Hepsi de buğday yüklü. Yazın son günleri artık. Hasat zamanı. Kamyon şoförleri sırtlarını tekerlerin gölgesine yaslamış, sessizce bekleşiyorlar.
Kimseye haber vermeden Ankara’ya gideceğim. Akşam Mülkiyeliler’de yemek var. Behçet’i görürüm belki. Oktay’a uğrarım sonra. Şiir. Rakı.
Biri bana doğru koşuyor. Odacı Kasım bu. Bir gözü iyi görmez ve doğuştan mikrosefali. Çok severim. Telaşla yanıma geliyor. Her zamanki ürkek haliyle:
“Cenaze varmış hocam. Savcı Bey soruyor Doktor Bey yerinde mi diye.”
Yattı bizim Ankara hayali.
Kös kös dönüyorum sağlık merkezine.
On iki yaşında bir çocuk. Postanede çalışan bir tanıdığın oğlu. Babasının ruhsatlı silahı ile oynarken karnından vurmuş kendini. Çocuklukla ergenlik arası bir yerde. Bıyıkları yeni çıkmış. Sessizce yatıyor. Kurşunun giriş yeri belli, çıkış yeri yok. Çekirdek içerde, onu bulmam lazım. Savcı silahla eşleştireceği için önemli. Kan ter içinde çekirdeği arıyorum. Yok. Tüm organları çıkarıyorum. Bulamıyorum. Bir tek bağırsakları kalıyor. Bir kova istiyorum. Bütün içeriği sıyırıyorum. Kovadan ‘çınnn’ diye bir ses. Nihayet.
Özenle yerleştirip dikiyorum, silip temizliyorum. Babası gelmiş, yanında bir polis. Kapının önünde.
“Kurşunu hemen buldum. Zaten iç kanama, anında ölmüş. Hiç acı çekmemiş” diyorum.
Omzuma sarılıyor. Birer sigara içiyoruz. 

Bergama
Bir yaz günü Bergama’dayım. Psikoterapi kongresiydi galiba. Sabah, kaldığım otelde bir gazetede gördüm resmini. Bir de duyuru var yanında: “Bugün arkadaşımızı mezarı başında anıyoruz.” Selim Martin. Selim. 80 öncesi. Tıp fakültesindeyim. Siyasaldan gelmişim. Yurtlarda kalıyorum. Geçmiş zaman, bir şey olmuş. Kaldığı odaya gittim, konuşacağım. Odaya girdiğimde saz çalıyordu. Sazı bir kenara koydu. Çay içip konuşuyoruz. Ben elbisesine bakıyorum. Tertemiz, tiril tiril bir elbise. Bunca toz dumanın ortasında, vakit bulup nerede ütüledi acaba diye düşünüyorum.
Ankara’dan geldiğimi biliyor. Siyasalın çatısındaki ‘Tek Yol Devrim’ yazısının nasıl yazılmış olabileceğini konuşuyoruz. Yazanı, tek kolundan tutup aşağı sarkıtmaları lazım. Öyle bir yazı. Selim’i 12 Eylül’den sonra Bayraklı’da kaldığı evde sorgusuz sualsiz öldürdüler. Çok üzüldüm. Yıllar sonra bir sahil kasabasında mezarına gidecekmişim demek ki. Bizimse ömrümüz varmış. Ne yapalım, yaşarız. Gittim Bergama mezarlığına. Öğleden önceki oturuma yetiştim ama.
“Abi, gözlerin kıpkırmızı, bi şey mi oldu?”
“O, alerjik konjonktivit. Güneş ışığı gözlerimde alerji yapıyor. Ondan.”