?

Türkiye ABD'nin Irak'a karşı girişeceği savaş bağlamında ilk yasal adımı 5 Şubat'ta atmıştı.

Türkiye ABD'nin Irak'a karşı girişeceği savaş bağlamında ilk yasal adımı 5 Şubat'ta atmıştı. Meclis Türkiye'deki askeri üs ve tesislerle limanları savaş koşullarına uyarlamaları için Amerikalı teknisyen ve askerlerin üç ay süreyle Türkiye'de konuşlandırılmasına izin veren tezkereyi kabul etmişti.
Dün de günlerce süren pazarlıkların, tartışmaların, ertelemelerin, geciktirmelerin ardından aynı bağlamda ikinci adımı atıp atmamayı kararlaştırmak üzere toplandı Meclis. Yeni tezkere Amerikan asker ve silahlarına Türkiye'nin, dolayısıyla da Irak'ın, Türk asker ve silahlarına
da Irak'ın yolunu açıyordu. Kabul edilmemesi durumunda ilk tezkerenin de bir işlevi kalmayacaktı.
Elbette ilkine kıyasla daha zor bir adımdı ikincisi. Çünkü yansımaları çok daha kapsamlı, çok daha uzun süreli olacaktı. Kamuoyunun muhalefeti de çok daha şiddetliydi.
Meclis'in 5 Şubat tarihli kararını doğru bulmuştum.
O noktada Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullar ve ABD'yle ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda Meclis'in önüne konan tezkereye hayır oyu vermesi mümkün değildi. Aksini savunanlar ya hayal görüyordu ya demagoji yapıyordu.
Doğrusunu isterseniz dün akşam alınması beklenen 'evet' kararını, atılması beklenen ikinci adımı aynı çerçevede değerlendiriyordum. Yani mecburi bir istikamette atılacak bir adım olarak. En az ilki kadar kaçınılmaz görüyordum.
En az ilki kadar bir tercihten ziyade bir zorunluluktu çünkü.
Ancak ne yazık ki Meclis ilk adımda gösterdiği iradeyi bu kez gösteremedi. Arada geçen sürede ya hayale kapıldı ya da demagojiye yenik düştü. Türkiye'nin bu tezkereyi reddetmesinin savaşın önünü kesebileceğinden tutun da Bağdat'ta Amerikan bombaları altında can verecek insanların sorumlusunun AKP hükümeti olacağına kadar ortaya atılmadık iddia, dile getirilmedik görüş kalmadı.
Oysa ister beğenin ister beğenmeyin AKP hükümeti barışı korumak için elinden geleni yapmıştı. Hiçbir sonuç çıkmayacağı başından belliydi ama içten, dinamik bir çaba gösterildi. Ardından Amerikan yönetimiyle kıran kırana pazarlık yapıldı. Türkiye'nin savaş yüzünden uğrayabileceği zararlar asgariye indirilmeye çalışıldı.
AKP hükümetinden ya da herhangi bir hükümetten daha fazlasını beklemek haksızlık olurdu.
Ancak şu da bir gerçek: AKP hükümeti bırakın doğası gereği savaşa karşı çıkan halkı, kendi partisini bile ikinci adımın gerekliliği konusunda ikna edemedi. Bu, dün akşamki oylamadan çok önce belliydi. Bunda iki etken rol oynadı: İlki 'kalp ve zihin' olarak hükümet üyelerinin de 'savaş'ı içine sindirememesi. Bakanlar Kurulu'nda tezkerenin imzalanması için epey dil dökülmesi gerekmişti hatırlayacak olursanız. İkincisi de ABD'yle yürütülen görüşmelerden yansıyan, yansıtılan memnuniyetsizlik havası.
Ve son olarak 'MGK çelmesi'ni de hesaba katmak gerekir herhalde. Hemen her konuda görüş bildiren MGK nedense önceki gün yaptığı toplantıda 'savaş'
gibi son derece hayati bir konuda sessiz kalmayı seçerek AKP'nin işini kolaylaştırmadı.
Şunu hâlâ tam olarak anlayabilmiş değiliz. Bu savaşı önleyebilecek kişi ne Ankara'da oturuyor, ne Washington'da. O kişinin adresi Bağdat. Saddam Hüseyin'e savaşı önleyebilecek adımı attırmanın tek yolu, uluslararası topluluğun 'savaş iradesi'ni siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik tüm yönleriyle ortaya koyması. Ve Türkiye jeostratejik konumuyla bu iradenin önemli bir parçası.
TBMM'nin dün aldığı karar bu iradeyi zayıflatmaktan, dolayısıyla Saddam Hüseyin'i cesaretlendirmekten başka hiçbir sonuca hizmet etmeyecek. Ve eğer dünkü karar, Türkiye'nin nihai kararı olarak tecelli ederse
ABD'yle ilişkiler stratejik bir yara alacak.
Dış politika ulusal çıkarlarınız doğrultusunda ve gücünüz çerçevesinde yapılır. Umarım Türkiye Meclis'in dün aldığı kararın altında kalmaz.